Category Archives: video

Dikmen Vadisi Halk Şenliği – 2011

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Dikmen Vadisi Halk Festivali “Festivadi-III”, 7-8-9 Ekim 2011 tarihlerinde Dikmen Vadisi’nde gerçekleştirilen etkinliklerle sona erdi. Dikmen Vadisi Halkı ve dostları, vadiyi bir kez daha sanatın, kültürün ve dayanışmanın vadisi yaptı. Birlikte üretmenin, paylaşmanın, dayanışmanın ve direnmenin keyfini yaşadık.

Festivadi, 7 Ekim 2011 Cuma günü vadide gerçekleştirilen proje gezisi yürüyüşü ile başladı. Mimarlar Odası temsilcilerinin katılımı ile gerçekleştirilen bu gezi yürüyüşü, betonlaşmanın esir aldığı 3 üncü etaptan başladı ve Barınma Hakkı Bürosu’nda sona erdi. Akşam saatlerinde ise Festivadi’nin resmi açılış etkinliği ve Özgür Tiyatro tarafından sahnelenen bir tiyatro oyunu vadililerle buluştu.

Festivadi’nin ikinci günü yani 8 Ekim 2011 Cumartesi günü ise gündüz saatlerinde atölye çalışmaları gerçekleştirildi. Heykel, karikatür, fotoğraf ve permakültür atölyelerinde vadi halkı aydın ve sanatçılar ile buluştu. Yine Mimarlar Odası’nın katkısı ile vadili çocuklar için “barınak” başlıklı çocuk mimarlık atölyesi düzenlendi. Aynı gün Sahne Dışı tiyatro topluluğu tarafından vadili çocuklar için bir tiyatro oyunu da sahnelendi. Akşama doğru ise vadili kadınların katılımı ile “Barınma Hakkı Mücadelesinde Kadınlar” konulu bir söyleşi gerçekleştirildi.

Akşam vadiye karanlık çöktüğünde ise, artık bir gelenek haline gelen meşaleli yürüyüş ve direniş ateşinin yakılması etkinliği gerçekleştirildi. İki koldan meşalelerle yürüyen vadi halkı, Barınma Hakkı Bürosu önünde buluşarak direniş ateşini yaktı ve ateş başında kardeşlik halayı çekildi. Yine artık bir gelenek olduğu üzere o gece vadili gençler tarafından sabaha kadar direniş nöbeti tutuldu.

Festivadi’nin son günü olan 9 Ekim 2011 Pazar günü, sabah saatlerinde gerçekleştirilen “Mahallelerden Barınma Hakkı Kongresine” konulu söyleşi ile başladı. Bu etkinliği Ankara’dan ve Ankara dışından vadi halkı gibi barınma hakkı mücadelesi veren halk temsilcileri de katıldı. Söyleşi ardından “Zar Tutan Gökçek Olsun” başlıklı geleneksel tavla turnuvası başladı. Önceki yıllarda olduğu gibi tavla turnuvasında ihtiyar vadililerin bileğini büken yine çıkmadı. Aynı gün “Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğraf Atölyesi” tarafından vadiden fotoğraf karelerini içeren “Orada hayat var” adlı fotoğraf sergisi düzenlendi.

Akşama doğru ise Festivadi’nin kapanış konseri gerçekleştirildi. Siya Siyabend, Oğuz Boran, Bandista ve Dikmen Vadisi Çocuk Korosu’nun sahne aldığı konser, yağmur yağışı başlamasına rağmen coşku ile geçti.

Festivadi boyunca vadinin sokaklarında sokak tiyatroları ve müzik etkinlikleri, evlerde aydın ve sanatçıların katıldığı sohbetler gerçekleştirildi. Vadili kadınların hazırladığı yiyeceklerle konuklar için kardeşlik sofraları kuruldu. Festivadi’ye bir çok kişi ve kurum temsilcisi yanı sıra aydın ve sanatçılar, mimar ve mühendisler ile özellikle üniversite gençliği katılımda bulundu.

“Festivadi-III”e emek ve katkı koyan bütün dostlarımıza teşekkür ediyor, gelecek yıl “Festivadi-IV”de de buluşmayı diliyoruz …

Great Dictator – Speech of Chaplin – Büyük Diktatör : Charlie Chaplin’den bir konuşma. Türkçe Altyazılı

Üzgünüm…

Ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Kimseye hükmetmek yada boyun eğdirmek istemiyorum.

Elimden gelirse , herkese yardım etmek isterim : yahudi olan,olmayan,zenci veya beyaz…

Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. İnsanların yapısı böyledir.Biz birbirimizin mutluluğu için yaşamayı isteriz, kötülüğü için değil. Birbirimizden nefret etmek ve hor görmek istemeyiz.

Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir.

Yaşam biçimimiz özgürce ve güzel olabilir,ama biz o yolu yitirdik. Açgözlülük insanların ruhunu zehirledi, dünyayı nefret kuşattı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürekledi. Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk.Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı ; zekamız ise katı ve acımasız. Çok fazla düşünüyoruz ama çok az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa muhtacız… Zekadan çok iyilik ve anlayışma muhtacız… Bu değerler olmadan hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz. Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yakınlaştırdı. Bu buluşların var oluş nedeni, doğaları gereğiş, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmak, evrensel kardeşliği oluşturmak ve hepimizin birleşmesini sağlamktır. Şu anda bile sesim dünyadki milyonlar insana, acı çeken milyonlarca kadın, erkek ve küçük çocuğa, suçsuz insanları hapse atan,işkence eden bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor.

Beni işitenlere şunu söylmek istiyorum : “Umutsuzluğa kapılmayın.”

Üstümüze çöken bela,vahşi bir hırsın insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur.İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecek ve diktatörler ölcektir. Ve halktan aldıkları güç, yine halkın eline geçecektir. Son insan ölene kadar özgürlük asla yok olmayacaktır.

Askerler !!! Kendinizi bu vahşilere teslim etmeyin.Sizleri hakir gören ve esir eden, hayatlarınızı yönetmeye çalışan, ne yapmanız, ne düşünmeniz, ne hissetmeniz gerektiğini size emredenlere ; sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin.Bu doğa dışı adamlara boyun eğmeyin, makine kafalı, makine kalpli bu adamlara…

Sizler birer makine değilsiniz ! Sizler hayvan değilsiniz! Sizler insansınız !

Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır!

Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder… Sevilmyenler ve doğaya aykırı olanlar…

Askerler ! Kölelik uğruna savaşmayın! Özgürlük için savaşın!

St Luke’un İncil’nin on yedinci bölümünde şunlar yazılıdır : ” Cennet insanların içindedir. Tek bir insanın yada bir zümrenin değil, tüm insanların içinde,sizin içinizdedir…

Güce siz insalar sahipsiniz. Makineleri yapacak güce, mutluluğu yaratacak güce… Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sizler sahipsiniz. Bu hayatı olanğanüstü bir maceraya çevirecek olan yine sizlersiniz. Öyleyse, demokrasi adına haydi gücümüzü kullanalım… Haydi birleşelim !

Yeni bir dünya için savaşalım, insanca bir dünya için… Herkese çalışma şansı verecek , gençlere gelecek , yaşlılara güvenlik sağlyacak bir dünya için savaşalım.

Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler.Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiç bir zamanda tutmayacaklar!

Diktatörler kendilerini özgürleştirirler ama halkı esarete mahkum ederler…

Haydi, şimdi bu sözleri tutmak için savaşalım.

Dünyayı özgürleştirmek için savaşalım, ulusal sınırlar olmadan yaşayabilmek için, hırstan nefretten ve hoşgörüsüzlükden kendimizi arındırmak için…

Sağduyulu bir dünya için savaşalım.

Bilimin ve gelişmenin bütün insanlığa mutluluk getireceği bir dünya için savaşalım.

Askerler!!! Demokrasi adına! Birleşelim.

****************************

Charlie Chaplin

Charlie Chaplin (d. 16 Nisan 1889 – 25 Aralık 1977), İngiliz sinema yönetmeni, oyuncu ve yazar. Asıl adı Charles Spencer Chaplin olmakla beraber, yarattığı “Şarlo” (Charlot) karakteri ile özdeşleşti ve öyle anıldı.

Londra’nın fakir bölgelerinden birinde doğup büyüyen Chaplin, 1913′ te gittiği ABD’de sinemaya başlamıştı. 1914’teki ilk filmi Making A Living ‘in ardından çekilen Kid Auto Races in Venice filminde bol pantolonlu, melon şapkalı, büyük ayakkabılı, sürekli bastonunu çeviren ve sakar hareketleri ile gülünç mizansenler oluşturan “Şarlo” tiplemesini yarattı. Takip eden yıllar içinde aralarında The Immigrant (1917), The Adventurer (1917) gibi ünlü filmlerinin de bulunduğu altmıştan fazla kısa filmde oynayarak yeni gelişmekte olan sinemanın da etkisiyle dünya çapında görülmemiş bir üne kavuştu. 1918 yılında çektiği A Dog’s Life filmi ile uzun metrajlı filmlere de başlayan Chaplin, Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve D. W. Griffith ile birlikte kurdukları United Artists film şirketinin ortağı olduktan sonra Altına Hücum, Şehir Işıkları, Büyük Diktatör, Asri Zamanlar, Sirk ve Sahne Işıkları gibi başyapıtlara imza attı.

Filmlerinde dönem koşulları için imkânsız görülebilen mizansenlere, koreografilere ve akrobatik hareketlere yer veren Chaplin, komedi sinemasının bütün örneklerini sonuna kadar korumakla birlikte, heyecanın ve hareketin asgari düzeye çekildiği sahnelerinde ise dramatik yapısını sergileyebilmiştir. Popülist yaklaşımlara, hiçbir zaman benimsemediği bazı yönetim biçimlerine ve teknolojiye yönelik ağır eleştirilerini ise yine bu komedi tarzının içinde eritmiş ve sessizce seyirciye ulaştırmayı bilmiştir.

Yarattığı ‘modern palyaço’ Şarlo ile dünya üzerinde filmlerinin gösterildiği her ülkede insanların hayranlığını toplamasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığını reddetmesi sebebiyle bu ülkede kendisine yönelik olarak başlatılan karalama kampanyası; kendisinden bir hayli genç olan kadınlarla yaptığı dört ayrı evlilik, bir dönem kendisine açılan babalık davası, The Immigrant filminde bir ABD memurunu tekmelediği sahne ve son olarak Altına Hücum filmindeki bazı sahnelerin komünizm propagandası olarak yorumlanması gibi olayların etkisiyle sözde bir başarıya ulaştı ve Chaplin’in ABD’ye girmesi yasaklandı. Bunun üzerine karısı ve çocuklarıyla birlikte hayatının sonuna kadar yaşayacağı İsviçre’ye yerleşen Chaplin, ancak 1972 yılında Oskar Özel Ödülü’nü almak için yıllar sonra ABD’ye geri döndü. Takip eden yılda City Lights adlı filme bir kez daha Oscar ödülünü kazanmıştır. 1975 yılında 86 yaşında iken İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth tarafından şövalye unvanına layık görülmüştür.

Charlie Chaplin – Yeni bir dünya için savaşalım!!!

 

 

I’m sorry, but I don’t want to be an emperor. That’s not my business. I don’t want to rule or conquer anyone. I should like to help everyone, if possible, Jew, gentile, black man, white. We all want to help one another. Human beings are like that. We want to live by each other’s happiness — not by each other’s misery. We don’t want to hate and despise one another.
In this world there is room for everyone. And the good earth is rich and can provide for everyone. The way of life can be free and beautiful, but we have lost the way. Greed has poisoned men’s souls, has barricaded the world with hate, has goose-stepped us into misery and bloodshed. We have developed speed, but we have shut ourselves in. Machinery that gives abundance has left us in want. Our knowledge has made us cynical. Our cleverness, hard and unkind. We think too much and feel too little. More than machinery we need humanity. More than cleverness we need kindness and gentleness. Without these qualities, life will be violent and all will be lost.
The aeroplane and the radio have brought us closer together. The very nature of these inventions cries out for the goodness in men, cries out for universal brotherhood, for the unity of us all. Even now my voice is reaching millions throughout the world — millions of despairing men, women and little children — victims of a system that makes men torture and imprison innocent people. To those who can hear me, I say — do not despair. The misery that is now upon us is but the passing of greed — the bitterness of men who fear the way of human progress. The hate of men will pass, and dictators die, and the power they took from the people will return to the people and so long as men die, liberty will never perish.
Soldiers! Don’t give yourselves to brutes — men who despise you — enslave you — who regiment your lives — tell you what to do — what to think or what to feel! Who drill you, diet you, treat you like cattle, use you as cannon fodder. Don’t give yourselves to these unnatural men — machine men with machine minds and machine hearts! You are not machines! You are not cattle! You are men! You have the love of humanity in your hearts. You don’t hate! Only the unloved hate — the unloved and the unnatural!
Soldiers! Don’t fight for slavery! Fight for liberty! In the 17th Chapter of St. Luke it is written: “the Kingdom of God is within man” — not one man nor a group of men, but in all men! In you!You, the people have the power — the power to create machines. The power to create happiness! You, the people, have the power to make this life free and beautiful, to make this life a wonderful adventure.
Then, in the name of democracy, let us use that power! Let us all unite! Let us fight for a new world, a decent world that will give men a chance to work, that will give youth the future and old age a security. By the promise of these things, brutes have risen to power, but they lie! They do not fulfill their promise; they never will. Dictators free themselves, but they enslave the people! Now, let us fight to fulfill that promise! Let us fight to free the world, to do away with national barriers, to do away with greed, with hate and intolerance. Let us fight for a world of reason, a world where science and progress will lead to all men’s happiness.
Soldiers! In the name of democracy, let us all unite!

Başkaldırıyoruz.

 

Beşeri Bilimler Fakültesi’nden Mustafa, bianet aracılığıyla bildirdi.

Başkaldırıyoruz!

Askerinizle, polisinizle, copunuz silahınızla biz, yani “geleceği” yok edemezsiniz. Bunu anlamak için tazyikli suyla paramparça ettiğiniz BAŞKALDIRIYORUZ suntalarının arkasındaki kararlılığa dikkatle bakmanız yeterli olacak.

Beşeri dersliğinden çıkıp A1 kapısına gitmemiz pek fazla zaman almıyor. Kapıya doğru yaklaştıkça polis megafonlarından aranızda sizi provoke etmek isteyen kişiler(!) var; lütfen(?) dağılın benzeri cümleleri işitmeye başlıyoruz.

Kalabalığa karışmak isteyen dört kişiyiz. Kalabalığa doğru yaklaşırken arkadaşlarımızdan biri başına bir şey gelmesini istemediğinden ve öğlen sonu çalıştığı işe yetişmesi gerektiğinden bahsediyor.

Arkadaşımızın bu tavrında hiç şüphesiz polisin dağılın uyarısı kadar az ötede görünmeye başlayan binlerce polisin de payı var. Söz konusu görüntüden olası bir müdahaleyi kestirmek güç olmadığından arkadaşıma “sen istersen direk işe git bence” diyorum ve diğer iki arkadaşımla beraber usulca kalabalığa karışıyoruz.

Kalabalığın içine doğru aktıkça tanıdık yüzler daha da tanıdık olmaya başlıyor. Birbirimize bakarken çoğumuzun yüzünde gülümseme ile karışık bakalım ne olacak benzeri bir ifade var. Polis TOMA’ları (bu araçların adı Toplumsal Olaylara Müdahale Araçları imiş. Sonradan öğrendim) ve zırhlı araçları ile ODTÜ’ den dışarıya çıkmamamız için elinden geleni ardına koymamış gibi görünmekte…

Polisin ördüğü araç duvarının yanı sıra A1 kapısına gelmiş binlerce polisin de TOMA’ lardan pek bi farkı yok. Ürkütücü olmak adına hiçbir alet edevat takviyesinden kaçınmadıkları her hallerinden belli. Binlerce polis, kalkanları ve her zamanki soğukluğu ile karşımıza dikilmişken polis kalkanlarının ve TOMA’ larının arkasından gelen megafondaki ses(!) kendisinin bile inanmadığı bir demokrasi ve yasal hakların kullanılması yalanını tutturmuş gidiyor…

Bi yerden sonra megafondaki ses sloganlarla ve yuhalamalarla bastırılıyor. Polis kalkanına karşın öğrenci arkadaşların suntalardan yaptığı ve üzerinde çeşitli sloganların yazıldığı öğrenci kalkanları kalkıyor. Hiç şüphesiz suntadan yapılmış kalkanlar polisinkiler kadar ürkütücü değil, tam tersi öğrenci hareketinin çeşitliliğini temsil eder nitelikte. Suntalar iki sıra halinde birbirlerine eklenince öğrencilerin taleplerini dile getiren rengarenk bir görüntü çıkıyor ortaya. Tam da polis kalkanlarının karşısında…

Daha bir ay önce Dolmabahçe’ de yaşanan olaylar sırasında hamile bir kadının bebeğini öldüren polisin katilliğinden, üniversitelerin neo-liberal politikaların hizmetine sunulmasına, ulaşım zamlarının son bulmasından eğitime bütçe ayrılmasına ve tabiî ki üniversitelerde öğrencilere söz söyleme hakkı verilmesine kadar öğrencilerin çeşitli talepleri dile getirilmiş durumda.

Kalkanın üst kısmında ise her bir talebi başka bir harfle ifade eden yine suntadan(!) BAŞKALDIRIYORUZ yazımız var. TOMA’ lar ve binlerce polis karşımızda dikilmiş eyleme katılan öğrencileri nasıl darp edeceğini düşünürken; megafondan duyulan demokrasi yalanlarının taşıyıcısı AKP iktidarına, polise ve YÖK’ e başkaldırıyoruz ve hep bir ağızdan “AKP’ ye Hayır” sloganlarını haykırıyoruz…

İşte tam da bu kertede “ileri demokrasi” harekete geçiyor. Üzerimize sıkılan tazyikli sularla birlikte ilkin neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Sıkılan su sonrasında biber gazları ODTÜ’ nün A1 kapısından kampüse doğru geri çekilen öğrencilerin üzerine adeta yağmur olup yağıyor. Suntadan yapılmış kalkanlarımız “şiddetle” püskürtülen suya pek fazla dayanmıyor; ve elinde sunta olan arkadaşlarımız sudan daha az etkilenmek için suntaların ve başkaldırıyoruz afişinin arkasına sığınmakta buluyorlar çareyi…

Gaz bombasından etkilenmemek elde değil. Bir çok kişinin gözlerinden akan yaşlar, öksürükle kesilen nefesler AKP’nin “ileri demokrasisinin” en güzel resmi oluveriyor bir anda. Rektörlüğün polisin kampüs içine girmesine izin vermeyişi ile “ileri demokrasi” her ne kadar kesintiye uğrasa da üstümüze yağan suyun ve biber gazının haddi var hesabı yok. Polisler bilendikleri eylemcileri coplayamadıklarından ya da ibreti alem için birkaç kişinin kafasını yaramadıklarından olsa gerek(?) tazyikli suya ve biber gazına abandıkça abanıyorlar. Diğer taraftan, polise her ne kadar taşlarla karşılık verilmeye çalışılsa da; taşlar polislere yetişmiyor bile…

Hal böyle iken kampüs içinde tanısın ya da tanımasın her öğrenci gazdan etkilenmiş bir diğerinin yardımına koşmaya çalışıyor. O an için limon tek ilaç. Kampüs içine çekildikçe ve iktidarın şiddetinden uzaklaşıldıkça mizah başlıyor. Biri polislere doğru dönüp “ne vardı bu kadar gaz sıkacak derken?”; sırılsıklam olmuş bir diğeri o gün için Ankara’ da havanın ayaz olmamasında buluyordu teselliyi.

Eyleme sonradan gelen arkadaşlarımız gözleri kızarmış ya da üstü sırılsıklam olmuşlara “seni birazdan kurutacağız” diyerekten en içten desteklerini sunuyorlar. Böylesine dostane bir atmosferde sayımız arttıkça artıyor ve polisin karşısında daha bir dirençle duruyor buluyoruz kendimizi. Yaklaşık bir buçuk saat süren çatışmadan sonra eylem komitesi eylemi bitirme kararı alıyor; sloganlar eşliğinde -sayımız her geçen dakika daha da artarak- okulumuza geri dönüyoruz…

Geçtiğimiz Çarşamba ODTÜ’ de yaşananlar (üç- aşağı beş yukarı) böyle iken söz konusu durumun medyada yansıması polisin kullandığı aşırı şiddete ve gösteriye katılanların attığı taşlara takılmanın pek de ötesine geçemedi. Öğrencilerin suntaların üzerine yazdığı talepleri ve taleplerini istemekte ne kadar kararlı oldukları üzerine nerdeyse hiç konuşulmadı.

Hatta giydikleri takım elbiselerden başka hiç bir şeyi temsil etmeyen öğrencilerin Cumhurbaşkanlığı makamına çağrılması üzerinden adeta toplumun/ öğrencilerin gazının alınacağı yönünde bir algı oluşturularak öğrencilerin demokratik taleplerinin üstü adeta örtülmeye çalışıldı.

İşte tam da bu noktada; şenlikli yumurta eylemlerini anlamamakta ısrar eden, bu eylemlere katılan gençleri “patalojik” olmakla değerlendiren/suçlayan iktidar sahipleri ve onların medyadaki temsilcileri söz konusu sorunları tekrardan ötelemeye girişmiş görünüyorlar. Oysa durum açıktır: şenlikli yumurta eylemleri ile dikkate alınmayan gençler bu sefer taşa sarılmış ve istediklerini almaktaki kararlılıklarını – sayıları her geçen gün daha da artarak- kamuoyuna bir kez daha göstermişlerdir. Bu nedenle; Yıldırım Türker’ in daha önce belirttiği gibi başta başbakanın ve çevresindeki demokrat geçinenlerin “frene basma zamanı” gelmiştir. Çünkü “askerinizle, polisinizle, copunuz silahınızla” biz, yani “geleceği” “yok edemezsiniz”. Bunu anlamak için tazyikli suyla paramparça ettiğiniz BAŞKALDIRIYORUZ suntalarının arkasındaki kararlılığa dikkatle bakmanız yeterli olacaktır. (MA/EÖ)

* ODTÜ, Sosyoloji Doktora öğrencisi

Ankara – BİA Haber Merkezi

10 Ocak 2011, Pazartesi

Mustafa AKÇINAR

Kolu Kes Sapı Kalsın – /vid: balikbilir.org/ / ÖGB istemiyoruz !

Ankara, Hacettepe, Anadolu, Yıldız Teknik ve daha nice üniversite kampüsünü hapisaneye çeviren ÖGB bugün ODTÜ’ye sokulmak isteniyor. Google’da ÖGB yazıp arattığımızda çıkan sayfalarca sonucun ana temasının “ÖGB öğrencilere saldırdı!”,” ÖGB-Polis işbirliği”,”Kampüste ÖGB terörü”,”ÖGB”,”Taciz”,”Cop” gibi başlıklar üzerinden şekillenmesi tesadüf olmasa gerek. ODTÜ öğrencileri olarak okulmuza sokulmak istenen ÖGB terörüne sessiz kalmıyoruz.

BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?
-ÖGB, yani özel güvenlik birimleri, YÖK’ün talimatları doğrultusunda üniversitelerde görevlendirliyor. Tıpkı yurtlara yerleştirilen turnikeler gibi.
-ÖGB polisle işbirliği içinde çalışıyor ve şiddet uygulama hakkına sahip.
-ODTÜ’ye 22000 öğrencisi olan bir okula, 500 ÖGB gelmesi için ihale yapıldı. Şimdiye kadar kampüste güvenlik görevlisi olarak 120 kamu çalışanı bulunuyordu.
-Rektörlüğün verdiğimiz harçlardan alıkoyup ÖGB’ye vererek çarçur ettiği bir yıllık ücretle 2000 öğrenciye ayda 200 liralık burs sağlanabiliyor.

Dokunan yanıyor, dokunacağız.

 

İnsanlar günlük yaşantısında internet başında çokça vakit geçirmektedir. İnternette gezinirken son dakika haberlerini de öğrenmek için güncel haber siteleri aramaktadır. Evinizde iş yerinizde veya bulunduğunuz her mevkide son dakika haberlerine erişmek istiyorsanız doğru adrestesiniz. Bu site sizlere en son haberleri gelişmeleri olayları güncel bir şekilde aktarmaktadır.
Güncel veri tabanımız ile sitemizde her türlü habere yer verilmekte ve son gelişmeler anında sayfaya yüklenmektedir. Sitemizdeki anlık haberler ile artık olan biteni kolaylıkla öğrenmiş olacaksınız. Günlük gazete ve spor haberleri okuyan insanlar artık sitemizde son dakika spor haberleri ile birlikte tüm gazete haberlerini de takip edebiliyor. Siz de tüm gazete manşetlerini bizimle birlikte takip edebilirsiniz. Ayrıca tuttuğunuz takımın veya Türkiye’den dünyadan aklınıza gelebilecek her takımın gelişmelerini son dakika spor haberleri adlı haber kategorimizden takip edebileceksiniz. Ekonomi siyaset güncel haberler yöresel haberler spor haberleri magazin haberleri ve aklınıza gelebilecek tüm gelişmeleri takip edebilmek için sitemizi ziyaret etmenizi öneriyoruz. Siz de kolay bir şekilde en son gelişmeleri öğrenebilirsiniz. Bununla beraber haberlere yapılan yorumları görebilir ve değerlendirme yapabilirsiniz. Böylece anlık gelişmeleri kolaylıkla öğrenip her gün düzenli bir şekilde takip edebileceksiniz.
Zaman sizler için çok kıymetlidir. Bunun farkında olduğumuz için gelişmiş veri tabanı ile size zaman kaybettirmeden tüm gelişmeleri elinizin ucuna kadar getiriyoruz. Tarafsız ve korkusuz bir habercilik ile siz değerli ziyaretçilerimize hizmet etmek tek görevimiz. Sizi de sitemizde görmekten mutluluk duyarız.

beni de al !

HÜSEYİN EDEMİR BİR YILDIR HAKSIZ YERE TUTUKLU!

HÜSEYİN İÇİN ADALET İSTİYORUZ!

Odtü’de Yüksek Lisans Öğrenimi gören Hüseyin Edemir, 31 Ocak 2010  tarihinde, arandığından bile haberi olmadan bir polis GBT kontrolü sırasında hakkında arama olduğu gerekçesiyle göz altına alındı. 1 Şubat 2010 tarihinde çıkarıldığı mahkemede ise örgüt üyeliği zannıyla tutuklandı.

İşte Hüseyin tam nişan hazırlıkları yaparken ve üniversitede kayıtlı olduğu program gereği burslarla Almanya’da eğitimini sürdürmeye gitmek üzereyken Metris F Tipi Cezaevi’ne götürüldü. Buradan ise önce Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Hapishanesi’ne sonra ise buradan kendisine haber dahi verilmeden, zorla Edirne F Tipi Hapishanesi’ne getirildi.

Hüseyin 14 aydır F tipi ceza evinde yatıyor ve bu süre içinde yalnızca dört kere mahkeme karşısına çıkabildi. Örgüt üyeliği zannına ve bunca zaman tutuklu yargılanmasının dayanağını ise on yıl kadar önce yurtdışında Ülkemizde Gençlik isimli bir dergiye yapılan hukuksuz bir arama sonucunda  ele geçirildiği iddia edilen, üzerinde tahrifat olduğu belirtilen bilgisayar çıktısı dökümanlar. Bu dökümanların hukuki olarak bir geçerlilikleri olmadığı diğer mahkemelerce öne sürüldü. Kaldı ki Hüseyin’in davasında yer alan savcı duruşmalar sırasında defalarca bu belgelerin hukuki açıdan bir kanıt niteliği taşımadığını, bu belgelere dayanarak şüpheli konumundaki Hüseyin Edemir’in örgüt üyesi olduğunun kanıtlanamayacağını vurgulamış, benzer davalarda aynı konumlardaki şüpheliler için kovuşturmaya bile gerek olmadığı kararına değinmiştir.

Söz konusu belgelerin hukuksuz olarak ele geçirilmesi, hukuki bir geçerlilik taşımamaları bir yana, mahkeme heyeti savcının mütalaasına ve beraat ve tahliye talebine kulaklarını tıkamaktadır. Tüm bu hukuksuzluklar sonucunda ise Hüseyin okula devam edemediği için bursları kesilmiş ve okulu yarım kalmıştır. Kısacası eğitim hakkı elinden alınmıştır. Kaldığı ceza evine en azından sınavlarına girmek istediğini belirttiğinde ise kendisinden karşılaması mümkün olmayan ulaşım bedelleri talep edilmiştir. Eğitim hakkı bir yana, bu hukuksuz işleyiş Hüseyin’in hayatında tarifi ve telafisi imkansız maddi ve manevi yaralar açmıştır ve açmaktadır.

Çok yakın bir zaman önce henüz basılmamış bir kitabı yazdığı gerekçesiyle gazeteci Ahmet Şık ve gazeteci arkadaşı Nedim Şener  birlikte terör örgütü üyeliği ile tutuklandı. Benzer bir şekilde ODTÜ’de araştırma görevlisi Eğitim –Sen üyesi Coşkun Musluk da sadece bir profesör ile bulunan yazışmaları ve yasadışı olduğuna dair hiçbir emare bulunmayan bir web sitesinde yazdığı yazılar delil olarak gösterilerek “terör örgütü üyeliği” ve “halkı kin ve düşmanlığa sev etmek” suçu ile tutuklanmıştır. Daha önce Pınar Selek için de yıllar boyunca  türlü suçlamalarda bulunulmuş, ceza kararları çıkmış ancak kanıtların geçersiz olduğu tekrar belirtilmiştir. Tüm bu olanların münferit vakalar ya da teadüs eseri olmadığının farkındayız. Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar hukuk devleti olsa da, muhalif seslerin şiddet yoluyla, baskılarla sindirilmeye çalışılması, sudan sebeplerden kanıtlar oluşturulması bizlere hukuk devletinde yaşamadığımızı yeniden yeniden göstermektedir.

Bizler, demokrasiyi, hukuk devletini ve adil yargılanmayı savunan bireyler olarak, Pınar’ın, Ahmet Şık’ların ve Hüseyin’in arkadaşları olarak soruyoruz “Adalet Nerede?” Adalet eğer bir kimsenin arandığından dahi haberi olmadan tutuklanmasıysa,  sadece on yıl önce hukuksuz bir arama sırasına elde edilen, üzerinde tahrifatların bulunduğu bilgisayar çıktısı bir kağıt parçasına dayanarak bir genci 14 ay F tipi’nde ceza evinde tutmaksa, basılmamış bir kitabı imha etmek ve yazarını göz altına almaksa,  adalet hiçbir geçerli kanıt olmadan bir kişiyi suçlu ilan edebiliyor ve hayatını karartırıyorsa o halde hepimiz suçluyuz bu adaletin gözünde.

Bizi de alın o halde, biz de suçluyuz, bizi de alın !

Bu nedenle, bizler Hüseyin Edemir’e Özgürlük İnisiyatifi olarak bizlerin ve bize destek olan akademisyenlerin, hukuk devleti yandaşı bireylerin söz konusu duruma ilişkin duyarlılığını bir kez daha kamuoyuna duyururken; söz konusu meseleden haberdar olan herkesi imza kampanyamıza destek olmaya davet ediyoruz.

Hüseyin’in yeri cezaevi değil; üniversite!

Ferdan Ergut
ferdan@metu.edu.tr
www.demokrathaber.net
30 Ocak 2011

Türkiye’nin çürümüş adli sistemi parlak bir akademik geleceği olabilecek bir gencin hayatını karartmak üzere. Bundan önce binlercesine yaptığını şimdi de öğrencim Hüseyin Edemir’e yapıyor. AKP iktidarı demokrasi nutukları ata dursun Hüseyin 1 Şubat 2010 tarihinden beri cezaevinde. “Yasadışı silahlı terör örgütüne üye” olmakla suçlanıyor. Yine binlerce gencimiz gibi…

Hapishaneden bana gönderdiği mektubu 21 Şubat’ta kaleme almıştı. İçinde Fernand Braudel, Marc Bloch, Max Weber, Charles Tilly gibi isimlerin geçtiği o mektup birileri tarafından “görülmüştü” elbette. Ne kadar “anlaşılmıştı” bilemem.
Hüseyin’in ilk duruşması Nisan ayındaydı. Suçlanmasına neden olan “delillere” bakıldığında ilk duruşmada tahliye edileceğini düşünmesi elbette normaldi. Fakat üniversite öğrencileri söz konusu olduğunda polisin, yargılama yetkisini de kendisinde tutma kararlılığını yeterince önemsememişti belli ki. Tahliye edilmedi. İkinci duruşma 4 ay 11 gün sonraya verildi. Değişen bir şey yoktu: Tahliye yine gerçekleşmemişti. Mahkeme salonu ve cezaevi arasındaki “git-gel”e bir yenisi daha eklenmişti; o kadar… Üçüncü duruşma ise tam 5 ay 11 gün sonrasına verildi. 8 Şubat’ta yapılacak olan duruşmaya çıktığında Hüseyin cezaevinde bir yılını doldurmuş olacak. Belki o kahredici rutin tekrarlanacak ve mahkemeden hiçbir karar çıkmadan öğrencim tekrar cezaevine gönderilecek.
Bir yıl içinde bir arpa boyu yol alamayan “adalet”, başarılı bir akdemiysen olma yolunda ilerleyen Hüseyin’i üniversitesine iade etseydi görecekti O’nun bir yılda neler üretebileceğini…

Tutuklanmasının ve mahkemenin bütün safahatını Hüseyin, facebook üzerinden paylaştı. Merak edenler, Hüseyin’e yaşatılan hukuksuzlukları ve keyfilikleri bizzat O’nun kaleminden okuyabilir (http://www.facebook.com/note.php?note_id=183828194982979&id=100000000441198) Ben ise, sistemin hayatını karartmaya çalıştığı öğrencimi anlatacağım size…

Hüseyin Edemir 2008 yılında ODTÜ Tarih Bölümünden mezun oldu ve ODTÜ ile Humboldt Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttükleri master programına tam burslu olarak girmeye hak kazandı. Birinci dönemini de başarıyla tamamlamıştı. Sırada, ofisime gelerek bana da tanıştırdığı o güzel kızla (adı Sevgi. Yazının sonunda tekrar döneceğiz O’na) nişan vardı. Burslardan biriktirdiği parayla nişan yüzüklerini almış ve nişan gününü beklemeye başlamıştı. Polis izin vermedi!

Hüseyin’in iyi bir akademisyen olacağını söylerken, öğrencisini kayıran bir hoca gibi algılanmak istemem. İddiamın en güzel kanıtı 21 Şubat’ta cezaevinden bana gönderdiği o mektuptur.

Bir insan cezaevindeyken –üstelik adil yargılanma hakkından mahrum edilmiş, birçok haksızlık ve keyfiliğe uğramış bir halde cezaevindeyken- hocasına yazacağı mektupta nelerden bahseder? “Elbette yaşadığı haksızlıklardan ve cezaevindeki ruh halinden” diyeceksiniz. Oysa Hüseyin, 3 sayfalık mektubunun ilk iki sayfasını, tam da o sırada Radikal İki’de çıkan bir makaleme ayırmıştı. Hem de ne ayırma! Bütün makaleyi, benim kendisine öğrettiğimi söylediği fikirleri kullanarak lime lime etmişti!
O zikretmiyor ama şunu da söylemiştim derslerde: Bir metni, içerden eleştirmeyi öğrenin. Dışardan – kendinizce doğru bir teoriden- yola çıkarak değil; bizzat o yazarın ne yapmaya çalıştığını, ne tür bir probleme yanıt vermeye çalıştığını, ne tür bir teorik arkaplandan hareket ettiğini anlamaya çalışarak, özcesi, metne nüfuz ederek bir eleştiri geliştirin.
İşte, birçok akademisyenin geliştiremediği bu hassayı ben bir öğrencimin cezaevinden gönderdiği mektupta gördüm. Hüseyin, bir derste şöyle söylediğimi yazıyor: “Ben bir şey yazarken kendimi bir jürinin karşısında düşünürüm. Jüride Braudel, Bloch, Marx, Weber, Tilly gibi isimler var ve onların teorilerini göz önünde bulundururum; böylelikle daha az hata yapacağımı düşünürüm”. Bu düşünce Hüseyin’in çok hoşuna gitmiş ve “hatta ben de böyle düşünmeli ve yazmalıyım” demiş.
Buraya kadar güzel… Ama mektup şöyle devam ediyor: “Hocam, ne yazık ki Radikal’deki yazıyı yazarken ya jüriyi oluşturmamışsınız ya da onları dikkate almamışsınız. En azından jürinin önemli bir kısmını görmezden gelmişsiniz”!
Daha bitmedi! İki paragraf sonra da şunları söylüyor Hüseyin: “Bu yazıda Braudel’i unutmuş “yapılardan” uzak durmuşsunuz. Sizi fazlaca Thompson’cu gördüm (İngiliz Marksist tarihçi E. P. Thompson’ı kastediyor. F.E). Ya da voluntarist diyeyim. “Hiçbirşey doğal değildir; her şey tarihseldir” derdiniz. Ama sizin yazınızda tarihselleştirmeye de pek rastlamadım. Son olarak “çoklu neden”: ‘nedenleri çoğaltın’ derdiniz; onu da göremedim; ve biraz da linear bir yaklaşım gibi geldi”.
İşte böyle! Mektubunun başında bizzat kendisinin söylediği gibi: “Besle kargayı, oysun gözünü” durumu… Neyse, ben Hüseyin’le hesabımı göreceğim nasıl olsa. Fakat yukarda bahsettiğim “içerden eleştiri” nasıl olur diye merak eden sosyal bilimciler varsa Hüseyin’in cezaevi mektubunu okutabilirim onlara…
Benim makalemi 2 sayfada bertaraf ettikten sonra sadece kalan bir sayfada kendinden bahsediyordu Hüseyin. Sözü ona bırakıyorum:
“Hocam, hem çok sıkılıyorum, hem de çok üzülüyorum. Cezaevinin bir kütüphanesi var ama yetersiz, dolayısıyla okuyacak pek bir şey bulamıyorum. Küçük bir radyo aldım, birkaç kanal çekiyor.” Daha sonra Facebook notunda da bahsettiği sözlüsüne getiriyor sözü: “Hocam, sözlümü tanıyorsunuz. 7 Şubatta nişanlanacaktık ve yazın da evlenecektik. Ben 1 Şubat’ta tutuklanınca tam bir ‘Türk filmi’ yaşadık. Sevgi çok üzüldü. Davetiyelerimiz dağıtılmış (800) adet, her şey planlanmıştı. Ama olmadı. Bir başka bahara kaldı. Düşününce elimden üzülmekten başka bir şey gelmiyor.”
“Okulu ve dersleri çok özledim. Şaşırtıcı ama ‘evet’ özledim. Hocam bu arada bu dönem sonu ortalamam 3.72 imiş. Üzüleyim mi, sevineyim mi? “Yüksek Onur Öğrencisi” olma duygusunu, hatta rektörle şarap içme şansımı kaybetmemi de olayın hafif tuzu ve biberi olarak düşünsem daha iyi olacak sanırım.”
Ve insanı önce çarpan sonra da çaresizliğinden öfkelendiren son paragraf: “Hocam, son olarak size teşekkür etmek istiyorum. Hani derler ya “dünyanın bin bir türlü hali var”. Onun için bana öğrettiğiniz her bir kelime için binlerce teşekkür ederim. Emin olun öğrencinin öğretmenine karşı minnet duygusu farklı bir şey. Ömür boyu bir borç gibi boynunda gezer insanın. Bana cevap yazarsanız mutlu olurum”.

Yazdım Hüseyin!

Son bir not: Süheyl Batum Ergenekoncu’ları milletvekili adayı yapadursun, benim adayım Hüseyin Edemir.

Aynur Doğan – Rewend (Nomad)

Fatih Akin has committed himself against the planned construction of the Ilisu Dam, and the expulsion of the resident population in South-East Turkey as early as 2007. When his long-time friend, the Kurdish singer and composer Aynur, asked him to shoot a music video, the answer came easily: “Sure, and we do it in Hasankeyf,” The suiting song was quickly found a haunting, poetic ballad about uprooting, hope, courage, and doom. Also an array of generous sponsors readily backed up the project, and in early fall of 2009, the two teamed up with an energetic crew, and flew to the cavernous mountains of the Tigris valley close to the the Syrian and Iraqi border. The outcome is a declaration of love for the wonderful music of Aynur, as well as the unique beauty of the 10,000 years old cultural site and hometown Hasankeyf, which is threatened by inundation.

Further information at: www.stopilisu.com and www.dogadernegi.org

Schon seit 2007 engagiert sich Fatih Akin gegen den geplanten Bau des Ilisu Staudamms und die Vertreibung der ansässigen Bevölkerung im Südosten der Türkei. Als dann seine langjährige gute Freundin, die Sängerin und Komponistin Aynur, ihn darum bat, ein Musikvideo für sie zu drehen, fiel die Antwort leicht: „Klar, aber das machen wir dann in Hasankeyf! Der passende Song war schnell gefunden, eine schwermütige, poetische Ballade über Entwurzelung, Hoffnung, Mut und Untergang. Und auch eine ganze Reihe von großzügigen Sponsoren ließ sich schnell für das Projekt begeistern. Im frühen Herbst 2009 flogen die beiden dann in Begleitung einer tatkräftigen Crew in den nahe an der syrischen und irakischen Grenze gelegenen, höhlendurchzogenen Abschnitt des Tigristals. Herausgekommen ist eine Liebeserklärung an die wunderbare Musik Aynurs, als auch an die unvergleichliche Schönheit, der von Überflutung bedrohten, 10.000 Jahre alten Kulturstätte und Heimatstadt Hasankeyf.

Weitere Informationen unter: www.stopilisu.com und www.dogadernegi.org

 

Lyrics:

Şeva tarî şeva tarî eman eman
Te ez dîn kirim berdam dînê
De li vir im de li wê me

Ez kerenga ber bayê me
Dû sê qûling û dû qez im
Vê dîyarî mala ketim
Ramûsanê kîz û bûkan
Mala bavê emanet im!

 

 

 

The night is dark, it is pitch black

I have lost my senses;

the darkness has made me mad

Like a parched thistle swept up by the wind

I am without place and time

As a pair of cranes, and a pair of wild ducks

I flew and arrived nearby the village

They say that the kisses of young girls are entrusted to the homes of their fathers

Like the prey of a merciless eagle,

I was swept high and mercilessly plunged deep

 

Dikmen Vadisi – Rıza Abi

Dikmen Vadisi, Rıza Abi.

Bizler, ülkemizdeki milyonlarca insan gibi, ekonomik ve sosyal nedenlerle, insanca yaşayabilmek ve ekmeğimizi kazanabilmek için ülkenin dört bir yanından Ankara’ya gelerek, 1970’li yılından başlayarak Yukarı Dikmen Vadisi’ne yerleştik. Nice zorluklara katlanarak, alınterimiz ve emeğimiz ile bir avuç toprak üzerinde bir göz kondularımızı yaptık.

Her gecekondu bölgesinde olduğu gibi, önceleri kimseler sormadı halimizi hatırımızı. Çoğunlukla yalnızca bir “asayiş” sorunu olarak görüldük. Bu yıllarda kent yaşamının temel gereksinimlerini hep kendi olanaklarımızla temin etmeye çabaladık; yollarımızı kendimiz açtık, su şebekelerini kendimiz döşedik, elektrik kablolarını kendimiz çektik.

Geçen süreçte mahallelerimiz büyüdü; sokaklarımız, caddelerimiz oluştu; artık dikkate alınması gereken bir kalabalığa ulaşınca; her seçim dönemi takım elbiseli beyler lüks arabaları ile gelip nutuklar çekmeye, vaadlerde bulunmaya, gelip oyumuzu almaya başladı. Bu süreçte mahallelerimiz isim alıp, evlerimize kapı numaraları verildi; suyumuz elektriğimiz bağlandı, sınırlı da olsa alt yapı hizmetleri bizlere de sunulmaya başlandı.

Yıllar geçti, diktiğimiz fidanlar büyüdü ağaç oldu, bu evlerde doğan çocuklarımız büyüdü meslek, aile sahibi oldu. Başkent Ankara’nın gelişmesine tanık olduk; inşaatlarında işçi, lokantalarında garson, mağazalarında tezgahtar olarak çalışıp, biz de onun gelişmesine katkı sunduk.

Gelişen Ankara, düne kadar bir otomobilin bile girmekte zorlandığı vadimizi de içine aldı; düne kadar adı yeri bile bilinmeyen vadimiz, 90 lı yıllar sonrası neredeyse kentin merkezinde kaldı. Dolayısıyla, bulunduğumuz bölgenin “rant değeri” son derece büyüdü.

Türkiye’de ilk kentsel dönüşüm projesi, belki de bu nedenle Dikmen Vadisi’nde, 90 lı yıllarda başlatıldı. Dönemin yerel iktidarı tarafından, toplam 5 etap olarak düşünülen bu projenin 1. ve 2. Etabı, bu yıllarda vadinin çehresini değiştirmeye başladı. Bu yıllarda tamamlanan ilk iki etap, yıllardır vadide yaşayan halkın temel haklarını kısmen de olsa gözeten, rant amacı kadar insan faktörüne de yer veren bir nitelik taşımaktadır.

Ancak her birimizin gözlemlediği siyasal, sosyal ve iktisadi gelişmeler; eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten ulaşıma değin bir çok kamusal alanda yaşanan liberal dönüşümler, insani değer ve kazanımlar yerine mutlak kar amacını öne alan yaklaşımlar; zamanla bu projede de kendini göstermeye başladı. Nitekim 2006 yılına geldiğimizde Ankara Büyükşehir Belediyesi, 17 Şubat 2006 tarihli Belediye Meclisi toplantısında, önceki meclis kararlarını ve yöre halkına sağlanan kimi hakları yok sayarak, “Dikmen Vadisi 3, 4 ve 5. Etap Kentsel Dönüşüm Projesi Esasları”nı yeniden belirledi.

İşte bu tarihte, biz Dikmen Vadisi halkının görüşü sorulmadan, bize bilgi dahi verilmeden alınan bu tek yanlı Belediye Meclisi kararı ile “Dikmen Vadisi 4 ve 5. Etap Kentsel Dönüşüm Projesi” için düğmeye basılmış oldu.

Büyükşehir Belediyesi, Bu Proje yle Bize Ne Önermektedir ?

Bilindiği üzere “kentsel dönüşüm projeleri”nin yasal dayanağı, 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 73 üncü maddesinde yer almaktadır. Ankara Büyükşehir Belediyesi, bu yasa hükmünde yer alan “anlaşma” yani “uzlaşma” yolunu, Dikmen Vadisi 4 ve 5. Etap Kentsel Dönüşüm Projesi’nin yaşama geçirilmesinde temel usul olarak belirlemiştir. Nitekim, proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve kamulaştırılmasında “anlaşma yolunun esas olduğu”, anılan yasa maddesinde açıkça hükme bağlanmıştır

Kentsel dönüşüm projelerinde “uzlaşma”; sıkça başvurulan, ancak ne yazık ki belediyeler tarafından uygulamada, kamu gücü kullanılarak kimi tek yanlı koşulların halka dayatılması anlamına gelen, gerçekte kamu yararına aykırı öznel siyasi veya mali niyetleri gizlemeye dönük, kurnazca bir aldatmaca olarak işlevlenmektedir. Nitekim Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bu yasal usul kapsamında önümüze koyduğu sözleşme koşulları ve sonrası yaşananlar, bu gerçeği açıkça göstermektedir.

Dikmen Vadisi 4. ve 5. Etap Kentsel Dönüşüm Projesi’nde belediye, bizlerden temel olarak; bu projeye başlayarak vadiyi yeni bir yapılaşmaya açmak için, yıllardır oturduğumuz evlerimizi terk etmemizi istemektedir. Bu kapsamda ister belgeli ister belgesiz konut sahibi olsun, belediye tarafından tek yanlı olarak hazırlanmış sözleşmeleri imzaladıktan sonra 7 gün içinde vadiyi terk etmemiz söylenmektedir.

Buna karşılık olarak da;

-Belgeli (yani tapulu veya tapu tahsis belgeli) konut sahipleri, proje sonrası yörede bir sosyal konuta sahip olabileceklerdir; ancak bunun için en az 400 metrekare toprakları olmalıdır, ayrıca kendilerinden yaklaşık 30 bin YTL para talep etmektedir. Eğer 400 metrekare toprağınız yoksa, eksik kısım için metrekare başına 450 YTL ayrıca para ödemeniz istenmektedir.

-Belgesiz konut sahiplerine ise, (ki bunlar vadide yaşayan asıl çoğunluk ve aynı zamanda en yoksul kesimdir) ne yazık ki “yerinde ıslah” yapılmamakta, yani temelli vadiyi terk etmeleri istenmektedir. Bu kesime anılan “uzlaşma” kapsamında, 16 milyar TL (16 bin YTL) karşılığı “Doğu kent”te arsa satılması önerilmekte, ancak bu arsa üzerine belediyenin belirlediği projeye uygun dubleks villa yapmaları şart koşulmaktadır !

-Süreç içinde İ. Melih Gökçek, söz konusu Doğu Kent’de villa arsası satma teklifinin kamuoyundan eleştiri alması karşısında, bu teklife; Karacören’de bulunan 500 adet TOKİ konutunun 60 milyar TL (60 bin YTL) ye satılmasını da eklemek zorunda kalmıştır.

Yukarıda da söylediğimiz gibi işte bu koşulları kabul ederek sözleşmelere imza atan yöre sakinleri, imza tarihi sonrası 7 gün içinde evlerini yıkıp, vadiyi terk etmek zorundadır.

Bu arada yalnızca belgeli konut sahiplerine evlerini terk ettikten sonra aylık 250 milyon TL (250 YTL) kira yardımı yapılacağı söylenmektedir. Belgesizlere ise ilk başta kira yardımı önerilmemiş, ancak süreç içinde yalnızca bir yıl için onlara da kira yardımı vaat edilmiştir.

Bu Uzlaşma Koşullarını Neden Kabul Etmiyoruz ? Neden Bu Koşullarda Bir Kentsel Dönüşüm Projesine Karşıyız ?

Dikmen Vadisi Halkı olarak, bize sunulan, daha doğru bir ifade ile tek yanlı olarak dayatılan bu koşulları enine boyuna değerlendirdik. Bu konuda hukukçulardan, mimar ve mühendislerden görüş aldık.

Sonuçta fark ettik ki, “insan” için değil, “rant” için bir kentsel dönüşüm projesi yapılması amaçlanmakta. Aslında bizi sokağa atacak, yıllar boyu ağır bir mağduriyete sürükleyecek bir aldatmaca ile karşı karşıyayız !

Şöyle ki;

-Vadide şu an çoğunluğu oluşturan belgesiz konut sahipleri, son derece yoksul emekçi insanlardır. Bu komşularımızın büyük bölümü, düzensiz geçici işlerde asgari ücretle çalışmakta; kalanı ise (yaşlılar) emekli maaşı veya akraba yardımı ile geçinmeye çabalamaktadır. Belgesiz konut sahiplerine 16 milyar TL (16 bin YTL) ye Doğu Kent’de arsa satılması, üstelik bu arsa taksitlerini öderken aynı süreçte evini terk etip sürekli bir kira yardımı almadan kirada oturması, bütün bu mali yükü yıllar boyu bir şekilde kaldırabilseler de sonuçta ellerine, kesin yeri ve ne zaman imara-yapılaşmaya açılacağı dahi belirsiz, üstelik üzerine ancak A tipi villa yapılabileceği söylenen bir toprak parçası geçmesi, açıkçası bir hayal ve onlar için bir yıkımdır. İşin doğrusu, Doğu Kent’e arsa teklifi, sırf vadiyi belgesiz konut sahiplerinden bir an önce temizlemek için yapılmış bir kurgudur.

Örneğin; korku veya aldanma nedeniyle bir şekilde sözleşmelere imza atıp konutlarını terk ederek kiraya çıkan belgesizler, bir iki ay içinde mali açıdan tükenmekte, arsa taksitlerini ödeyememeye başlamaktadır. Hatta taşındıkları evin kirasını dahi karşılayamayan, bu nedenle çaresiz vadiye geri dönen veya başka gecekondu bölgelerine sığınan çok sayıda belgesiz vardır. Bitmedi, her gün Barınma Hakkı Büromuza, sözleşme imzalayıp vadiden gittikten sonra mali açıdan sıkıntıya girip cinnet geçirme noktasına gelmiş, huzuru, aile saadeti bozulmuş belgesiz arkadaşlarımız gelmekte, yaşadıkları insanlık dışı koşulları ve mağduriyeti bizlerle paylaşmaktadır. Anlatılan öyküler son derece dramatiktir; mali sıkıntı nedeniyle önce çocuklar okullarından alınıp sokaklarda çalışmaya zorlanmakta, olmadı aile parçalanarak çocuklar ve hatta eşler, şehir dışındaki akrabaların yanına gönderilmekte, çoğu aile bu yıkıma fazla dayanamayıp boşanma yoluna gitmektedir !

Bu son derece adaletsiz toplumsal dönüşümün çok yakın zamanda ciddi sosyal-adli sorunları doğuracağını öngörmek güç olması gerektir.

Burada açıklıkla ifade etmek isteriz; vadide çoğunluğu oluşturan belgesiz konut sahiplerinin İ. Melih Gökçek’in “rant” amaçlı kentsel dönüşüm projesine direnmesi, işte bu nedenlerle, gerçekte ne ideolojiktir ne de başka bir saike dayanmaktadır, onlar yalnızca yaşama tutunabilme çabasındadır !

Bu tablo, büyük ölçüde belgeli (tapu tahsisli) konut sahipleri için de geçerlidir. Kısmen gelir düzeyleri daha yerinde olsa ve sözde uzlaşma kapsamında cüzi bir kira yardımı ve tabiri caizse birkaç yıl dişlerini sıkmaları sonrası proje kapsamında verilecek sosyal konutlar (yerinde ıslah) söz konusu olsa da, önlerine konulan mali tablo onlar içinde ciddi bir yükü ve belirsizlikleri içermektedir. Nitekim verilecek konutların taksitleri fahiştir, aylık 250 YTL kira yardımı ise mizah konusu olabilecek ölçüdedir.

Dikmen Vadisi Halkının projeye karşı çıkmasının diğer bir önemli nedeni ise, gerçekte kendilerine bir “hayal” satılmak istenmesidir !

Şöyle ki;

-Belediye, belgeli konut sahiplerine vadide vereceği (satacağı) konutların niteliği, yeri ve teslim süresi konusunda; gerek proje kararında, gerekse imzalamamız istenen sözleşmelerde hiçbir yazılı, açık ve kesin taahhütte bulunmamaktadır. Aynı şekilde belgesiz konut sahiplerine verileceği söylenen Doğu Kent’deki arsaların da yeri ve teslim tarihi meçhuldür. Yani bizler, evlerimizi terk ettikten sonra sonu belirsiz, belki de uzun yıllar sürecek bir maceraya atılmaktayız !

Bilindiği üzere bir çok benzer proje, kimi hukuki, mali ya da teknik nedenler gerekçe gösterilerek sık sık ertelenmekte veya uzun zaman süreçlerine yayılmaktadır. Nitekim halen Dikmen Vadisi 3. Etap Kentsel Dönüşüm Projesi’nde belediye meclisi tarafından kısmi erteleme kararları alınmıştır. Peki bizler, evlerimizi terk ettikten sonra kaç yıl kiralarda kalacağız ? Bize vaad edilen konutları (veya arsaları) ne zaman alacağız ? Hiç kimse bu sorularımıza bir yanıt vermemekte, bir taahhütte bulunmamaktadır !

Bu önemli kaygımızı projeyi yürüten müteahhit firma yetkililerine açtığımızda, hepimizi şoke eden bir yanıt aldık. Yetkililer bize, böylesi bir taahhütte bulunulmamasının belediye ve kendileri açısından bilinçli bir tercih olduğunu; çünkü vadide asıl öncelikli yapılaşmanın, kar amaçlı satılacak lüks konutlara ve iş merkezlerine verileceğini, belgelilere verilecek (satılacak) sosyal konutlarının ise ancak bundan sonra, elde edilen kar ölçüsünde finanse edilerek yapılabileceğini, hatta bu süreçte kimi proje değişikliklerinin bile söz konusu olabileceğini dile getirdiler.

Yani İ. Melih Gökçek bize yalnızca, “benim sözüme güvenin” demektedir. Biz ise laf, söz değil, yazılı kesin yasal taahhütler peşindeyiz; çocuklarımızın geleceğini onun sözüne bağlayamayız. Siz olsanız, onun sözü ile bütün geleceğinizi tehlikeye atar mıydınız ?

Projeye itirazlarımız bununla da bitmiyor;

-Belediye, bizlere enkaz bedeli olarak son derece düşük rakamlar önermekte, üstelik enkazların tespitinde hakkaniyete aykırı ve gerçek dışı hatalı işlemler yapılmakta, örneğin iki katlı betonerme bir konuta biçilen enkaz değeri, her nasılsa tek katlı iki göz odadan ibaret bir kerpiç konut ile aynı olmakta; öte yandan çoğumuzun binbir emekle yetiştirdiği meyve ağaçları ve bahçeler için ise hiçbir bedel vermemektedir. Bu konuda tespitler, tek yanlı ve adaletsiz biçimde yapılmaktadır.

-Belediye, vadimizin dillere desten o yeşilinin korunacağı konusunda da kesin bir taahhütte bulunmamaktadır. Ankara’nın sayısı oldukça azalmış yeşil alanlarından biri olan Dikmen Vadisi’nin betonlaşmaya teslim edilmesini istemiyoruz. Öte yandan, Vadide yapılacak projenin, bütün kentin kullanımına açık sosyal-kamusal alanları ne ölçüde içereceği de meçhuldür. Bu proje ile bir avuç zengin varlıklı kesim için, kentten ve kentlilerden yalıtılmış özel bir cennet bahçesi kurulacaktır.

Ve Taleplerimiz !

Madem ki, 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 73 üncü maddesinde yer alan açık yasa hükmü ve projeye dair belediye meclis kararı, biz yöre sakinleri ile “uzlaşma” usulünü öngördü; madem ki, hiç bize sorulmadan, bilgi dahi verilmeden, üstelik sosyal-ekonomik gerçekliğimiz dikkate alınmadan, her birimizi sosyal bir yıkıma sürükleyecek adaletsiz koşullar tek yanlı belirlendi; biz de vadi halkı olarak bir araya gelip, üniversitelerden ve ilgili meslek odalarından bize destek olan bilim insanları rehberliğinde hazırladığımız anketleri ev ev yaparak, vadide sık sık toplantılar düzenleyip hep birlikte tartışarak, kendi taleplerimizi belirleyelim ve böylece, hem bizlerin hem de bütün bir kentin yararına bir projenin yaşama geçirilmesine vesile olalım dedik.

Nitekim bizler, vadide bir kentsel dönüşüm projesine karşı değiliz, hiçbir zaman da olmadık; yeter ki gerçek anlamda halkın, kamunun, bütün bir kentin yararına olsun ! Bizler yalnızca İ. Melih Gökçek’in “tüccar” zihniyeti ile planladığı bu “rant” projesine karşıyız !

İşte taleplerimiz;

1-)Belgesiz konut sahiplerine de uygun koşullarda proje kapsamında yörede konut verilsin, yani herkes için “yerinde ıslah” yapılsın ! Doğu Kent’de arsa dayatması artık son bulsun. “Barınma hakkı”mız gözetilsin !

2-)Proje kapsamında bizlere getirilen mali yükü hafifletecek, sosyal yönü olan hakkaniyetli koşullar belirlensin; bu kapsamda konutların taksit ödemeleri konutlar teslim edildikten sonra başlatılsın, kira yardımları arttırılsın ve belgesizlere de sürekli olarak verilsin, enkaz bedelleri arttırılsın ve sağlıklı, gerçekçi tespitlere dayansın, konutlara koyulan satış bedelleri ve taksit dilimleri lehimize yeniden düzenlensin.

3-)Belediye, vadide bize verilecek konutların teslim tarihi, yeri ve biçimi konusunda açık, kesin, yazılı ve yasal güvenceye sahip taahhütlerde bulunsun.

4-)Projenin bütün ayrıntıları bizlerle ve bütün kent halkı ile, aynı zamanda Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Çevre Mühendisleri Odası gibi ilgili meslek kuruluşları ile paylaşılsın, bizim ve onların görüş ve önerileri ile şekillendirilsin; vadimizin yeşilini koruyacak ve bütün kentlilerin yararına sosyal tesisleri, kamusal alanları içerecek planlamalar yapılsın. Yani vadimiz, bir avuç zengin için değil bütün bir kent için yeniden yapılandırılsın !

5-)Süre gelen baskılar, tehditler, bizi yıldırmak için bilinçli yapılan su, elektrik, telefon ve yol altyapısını tahrip etmeye yönelik saldırılar, vadideki binlerce insanın ve gerçekte bütün bir kentin huzurunu bozan polis ve zabıta destekli yıkım operasyonları, artık son bulsun !

6-)Son olarak, aslında sorunun çözümü için en önemli adım olarak; İ. Melih Gökçek ve diğer ilgili belediye yetkilileri, sorunun çözümünde şiddeti ve yıkımı tercih etmek yerine, bizlerle diyaloga girsin; biz yöre sakinleri ile görüşmeler yapılsın, taleplerimiz dinlensin, ekonomik-sosyal gerçekliğimiz dikkate alınsın !

İşte bunlar taleplerimiz.

Zaten zar zor geçinen insanlara; “Doğu Kent” denen bir yerden, henüz kesin yeri dahi belli olmayan, alt yapısı dahi bulunmayan, üstelik teslim tarihi dahi belirsiz olan bir avuç toprağı, üstelik 16 bin YTL gibi fahiş bir bedele satmayı; adil ve hakkaniyetli bulmak mümkün mü ? Hakkaniyetli koşullarda “yerinde ıslah” yapıldığı takdirde, bundan kimin ne zararı olacak ? En fazla İ. Melih Gökçek’in, vadide yapacağı kentsel dönüşüm projesinden elde edeceği muazzam gelir az da olsa düşecek; zengin varlıklı kesimlere vadide, daha az lüks konut ve işyeri dağıtmış olacak !

Hep söylediğimiz gibi, bizler “Ne saray, ne de villa; yalnızca yaşanabilir konut, insanca bir yaşam ve güvenli bir gelecek istiyoruz !”. Yıllardır yaşadığımız, yuvamızı kurup çocuklarımızı büyüttüğümüz Dikmen Vadisi’nde, “yerinde ıslah” yapılmasını, hakkaniyetli koşullarda bize verilecek sosyal konutlarda yaşamımızı sürdürmeyi arzuluyoruz.

Taleplerimizin bir çoğunun, Dikmen Vadisi Kentsel Dönüşüm Projesi’nin 1 ve 2 nci Etapları yapılırken, önceki yerel yönetim yetkilileri tarafından yaşama geçirildiğini önemle belirtmek isteriz. Örneğin; o dönem ilk etaplardaki yöre sakinlerinin taksit ödemeleri, herkes için yerinde ıslah ilkesiyle vadide yapılan sosyal konutlar teslim edildikten sonra başlatılmış, daha yükse kira yardımları yapılmış, proje idarecileri ile yöre sakinleri arasında yakın bir diyalog tesis edilmiş. Benzer hak ve kazanımlar, “Kuzey Kent Projesi” gibi başka dönüşüm projelerinde de gözetilmiştir.

İşte bizler de istedik ki, İ. Melih Gökçek ve belediye yetkilileri bu taleplerimizi dinlesin, değerlendirsin, dikkate alsın. İstedik ki, bir kent dönüşürken, gelişirken; küçük bir azınlığın çıkarlarına göre değil, bütün kentlilerin beklentilerine göre şekillensin.

Ama İ. Melih Gökçek, bunun yerine toplumsal gerilimi tetikleyecek hukuk dışı saldırılara yöneldi ! Şiddet ve yıkımı tercih etti !

Anladık ki İ. Melih Gökçek, halkın ve dolayısıyla kentin ve kamunun yararına bir kentsel dönüşüm projesi gerçekleştirme amacında değildir. Sahip olduğumuz topraklar ve konutlar üzerinden, başkalarının cebini, kasasını dolduracak, başkalarına rant sağlayacak bir projeyi yaşama geçirmek istemektedir. Biz yoksul emekçi yöre halkına, yerine getiremeyeceği son derece ağır koşullar önermekte, hiçbir kesin ve açık taahhütte bulunulmamakta, taleplerimizi dikkate almamakta; böylece bu bölgeyi dilediği gibi tasarruf etmenin, inşa edilecek konut ve işyerlerini başkalarına peşkeş çekmenin hayallerini kurmaktadır.

Amaçlanan; bizim ve mahallemizin daha nitelikli bir kentsel yaşama kavuşturulması değil, varolan ranta vahşice el koymaktır. Nitekim İ. Melih Gökçek, geçtiğimiz aylarda basında da yer alan bir demecinde, Ankara’da yapacağı kentsel dönüşüm projelerinden yalnızca 2007 yılında 1.5 milyar dolar gelir beklediğini itiraf etmiştir.

“Seçilmiş bir kamu idarecisi” yerine bir “tüccar” gibi davranan İ. Melih Gökçek, işte bu nedenle biz vadi halkına, kelimenin tam anlamıyla bir “savaş” açtı. Biz yoksullara karşı; zenginlerin, rantiyecilerin, sermayenin belediye başkanı olmayı seçti !

Çaresiz, “daveti kabulümüzdür” dedik ve haklarımız, geleceğimiz için mücadele etmeyi seçtik.

Peki siz olsanız ne yapardınız ?

Dikmen Vadisi Halkının Direnişinden Notlar

İşte bu tespit ve kaygılarla, haklarımıza ve geleceğimize sahip çıkmak için vadi halkı olarak bir araya geldik.

Belediye Meclisi tarafından 17.02.2006 tarihinde alınan “Dikmen Vadisi 4 ve 5. Etap Kentsel Dönüşüm Projesi” kararı, ancak aylar sonra bizlere duyuruldu.

Her şey 4 Haziran 2006 günü başladı. Biz yöre halkını, nihayet projeden haberdar etmek, Belediyenin ve bu projede iş alan müteahhit firmanın aklına, nedense ancak 3 ay sonra geldi ve bu tarihte vadide bir toplantı düzenlediler. Kelimenin tam anlamıyla bir şok yaşadık, söylenenlere inanamadık, her şey olup bitmişti, bize sanki padişah fermanı okunuyordu, hiçbir seçenek, söz hakkı tanınmıyordu.

Derken, artık dayanamayan bir komşumuz konuşmacıları yuhalamaya başladı, başkaları da ona katıldı, sesler yükseldi ve beyler, panik içinde vadiyi terk etmek zorunda kaldı.

İlk toplantılarımızı yörede bulunan Halkevleri Derneği İlker Şubesi’nde yaptık. Uzun süre İlker Halkevi, bize direnişimizde evsahipliği yaptı. Bu süreçte ilk bir araya gelen yöre sakinleri olarak tek tek evleri, sokakları dolaştık; bütün komşularımızı bilgilendirip, birlikte mücadele etmeye çağırdık; bildiriler dağıttık, anonslara çıktık; ardından örgütlenmemizin temelini oluşturan sokak temsilcilerini seçtik, bu temsilcilerin oluşturduğu meclisimiz ile kendi özgün demokratik karar mekanizmamızı kurduk.

Bu süreçte Belediyeye yaptığımız bütün yazılı ve sözlü başvurularımız, yakınma ve önerilerimiz hep yanıtsız kaldı. Belediyenin bir çözüm merci değil, sorunun kaynağı bir hasım taraf tutumu içinde olduğunu kısa sürede öğrendik.

15 Temmuz 2006 günü mücadelemizde ve örgütlenmemizde bir dönüm noktası oldu. O gün vadide bulunan boş bir gecekonduda “Barınma Hakkı Büromuzu” açtık. Evet, belki düne kadar hiç ağzımıza almadığımız “barınma hakkı”, artık hep birlikte bilince çıkardığımız vazgeçilmez bir hak ve mücadelemizin temel başlığı olmuştu.

Belediye ve müteahhit firma, vadinin yakınında Yıldız semtinde bulunan lüks bir site içerisinde, sözleşmelerin imza işlemlerinin ve projeyle ilgili sair çalışmaların yürütüldüğü bir büro açmıştı. Biz bu büroya “yıkım bürosu” adını verdik ve bu büroya karşı kendi merkezimi oluşturmak amacıyla “Barınma Hakkı Bürosu”nu açtık. Onu imece usulü el birliği ile donattık, hatta bir ara yıkıldı yeniden yaptık. Hukuken bir tüzel kişiliğe sahip olmayan “Barınma Hakkı Büromuz”, bu gün bir çok resmi kurum tarafından tanınan, Ankara Valilik makamının dahi adına tebligat çıkardığı kurumsal bir merkez haline gelmiştir.

Dikmen Vadisi 4. ve 5. Etap Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında “uzlaşma”nın ne anlama geldiğini kısa sürede anladık. İ. Melih Gökçek, rant projesini bir an önce gerçekleştirmek amacıyla, hukuk dışı yollara, akla hayale gelmeyecek kurnazlıklara başvurdu.

Bir çok komşumuz, tehditlerle korkutularak veya asılsız vaadlerle kandırılarak “Yıkım bürosu”na götürülüp; okumasına, sağlıklı bir değerlendirme yapmasına dahi imkan tanınmadan Belediye tarafından hazırlanmış matbu sözleşmeler kendilerine imzalatıldı. Bir çok komşumuz bu sözleşmeleri, korku ve endişe içinde okumadan imzalamak zorunda kalmıştır. Yöremizde bulunan muhtarlar ve kimi komşularımız, her nasılsa bu süreçte belediye ve müteahhit firma yanında, yöre halkının karşında çalışmalar gerçekleştirmiştir. Yörede kimi zaman asılsız yıkım haberleri, kimi zaman barınma hakkı büromuz veya mücadelemizde önde gelen komşularımız hakkında asılsız dedikodular çıkarıldı. Hatta bizzat İ. Melih Gökçek, bir çok kez kimi televizyon ve yerel radyo kanallarına çıkıp, açıkça bizlere hakaretler yağdırdı, tehditlerde bulundu.

Belediye yetkilileri, sözleşmelere imza atma konusunda bekledikleri ilgiyi göremeyince, bu seferde yöreye sundukları alt yapı hizmetlerini durdu; bir anlamda fiili baskı uygulayarak bizleri vadiden kaçırmaya çabaladılar. Sularımızın günlerce akmadığı, elektriklerimizin günlerce kesildiği zamanlarımız oldu. Belediye kamyonları gizlice yollarımıza moloz döküp ulaşımımızı engelledi. Sözleşme imzalayanların evlerini yıkma bahanesiyle vadiye gelen yıkım ekipleri, halkın kullandığı yol ve merdivenleri, elektrik ve telefon direklerini de “yanlışlıkla” yıktı. Kanalizasyonlarımız patladı, tamir edilmedi, sokaklarımız pislik içinde kaldı, çocuklarımız hastalandı. Bu uygulamalar hala sürmektedir. En son kimliği meçhul ama bizce meçhul olmayan birileri, vadinin ana telefon kablosunu kesmiştir, şu an vadinin büyük çoğunluğunun telefonları çalışmamaktadır.

Ancak filmlere, romanlara konu olabilecek olaylarda yaşadık. Mücadelemizde önde gelen arkadaşlarımızın evlerine gizlice ziyaretler yapılıp, mücadeleyi bırakmakları karşılığı bedavaya 2-3 daire teklif edildi. Kabul edilmeyince bu seferde geceleri bu arkadaşlarımızın evlerinin önünde taciz ve korkutma amaçlı silahlar sıkılmaya başlandı. Sözleşme imzalama konusunda tereddüt yaşayan kimi komşularımızın evleri, içinde eşya olduğu halde yıkıldı, sonrada yine “yanlışlık olmuş” denildi.

Üzülerek ifade etmek isteriz ki, İ. Melih Gökçek’in bu hukuksuz tutum ve davranışları karşısında adli ve mülki makamlardan çoğu zaman gereken ilgi ve desteği göremedik. Bir çok suç duyurusunda bulunduk. Çoğu ya takipsizlikle sonuçlandı, ya da hala bir sonuca ulaşmadı. Süreç içerisinde yalnızca Büyükşehir Belediyesi Emlak İstimlak Daire Bakanı Mehmet Pamuksuz hakkında bir ceza davası açıldı ve kendisi ile yaptığımız bir görüşmede bize hakaret edip makamından kovduğu için, Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nde 2006/853 Esas, 2007/365 Karar nolu kararı ile para cezasına çarptırıldı.

Başvurduğumuz bütün adli veya mülki yetkililer, çoğunlukla bize hak vermekle birlikte; “İ. Melih Gökçek ile kimse başa çıkamaz !” deyip, bizi kendi başımıza bıraktı.

Ama işte biz başa çıktık; yaklaşık 3000 konutun bulunduğu Dikmen Vadisi 4. ve 5. Etapta, bu gün 1000 kadar konut sahibi sözleşmelere imza atmamış, 500 kadar imza atmış olan konut sahibi ise pişman olarak veya olanakları olmadığı için vadide kalmıştır. İ. Melih Gökçek’in rant projesi fiilen durmuştur. Dikmen Vadisi teslim olmamıştır !

Bu başarıyı elde etmek için sayısız eylem ve etkinlik gerçekleştirdik. Gün geldi kent merkezinde Belediye binalarının önünde toplandık, gün geldi AKP Genel Merkezi’ne yürüdük, gün geldi “Barınma Hakkı Mitingi”ni gerçekleştirdik. Bu süreç aynı zamanda, kendi kimliğimizi, haklarımızı bilince çıkardığımız; yok olmaya yüz tutmuş olan mahalle, kent ve dayanışma kültürünü de yeniden yeşerttiğimiz bir süreç oldu. Bu gün, 2 bine yakın insanı barındıran vadimizde, artık komşularımızı tek tek tanıyor, herkesin sorununu derdini, kendi sorunumuz derdimiz biliyor, birlikte gülüp birlikte ağlıyoruz.

İ. Melih Gökçek, mücadelede önde gelen 7 arkadaşımızın evi hakkında yıkım kararı aldı. Yaklaşık 1100 belgesiz gecekondunun uzun yıllardan bu yana varolduğu vadide Belediye, her nasılsa yalnızca bu 7 arkadaşımızın gecekondusunun kaçak olduğunu, üstelik 20 yıl sonra bu gün tespit etmiş ve hakkında yıkım kararı almış durumdaydı. Tesadüf o dur ki, bu 7 arkadaşımız aynı zamanda, Büyükşehir Belediyesi Emlak İstimlak Daire Bakanı Mehmet Pamuksuz hakkında açılan ceza davasının müştekisi ve tanığı konumunda; yani onun yargılanmasına vesile olmuş kişilerdi. Yani bir anlamda kişisel bir intikam alınmakta, hukuk kuralları ve kamu gücü de buna alet edilmekteydi.

Bu yıkım kararlarının tebliğ edildiği günden başlayarak çeşitli eylem ve etkinliklerde bulunduk. Her gece vadimizde ateşler yakıp, nöbetler tuttuk; her akşam saat 10.00 da bir dakika süren düdük ve tencere sesleri ile; haklılığımızı ve kararlılığımızı duyurmaya çabaladık.

İ. Melih Gökçek, binlerce polis ve zabıta ile, 01 Şubat 2007 günü sabahın erken saatlerinde vadimize saldırdı. “Saldırdı” diyoruz çünkü, 82 tırla getirilen 100’e yakın kepçe, dozer; yalnızca bu 7 evi yıkmak için değil, gerçekte bilinçlerimizi teslim almak için gelmişti. O gün öğle saatlerinde kepçeler, hakkında yıkım kararı alınmış 7 arkadaşımızın evine yöneldi. Kadın çocuk genç yaşlı bu evlere doluştuk, yargı makamlarının da şifai görüşü üzerine yıkımları bu kez durdurduk. Ancak geride onlarca yaralı komşumuz, bilinçli olarak tahrip edilmiş su, elektrik, telefon şebekesi, yollar, merdivenler bıraktılar. Yaşanan olaylarda 16 arkadaşımız da gözaltına alındı, ancak ertesi gün sorgu yargıçlığı tarafından serbest bırakıldı. Bu tarihte yaşanan olaylarla ilgili 18 arkadaşımız hakkında daha sonra bir ceza davası açılış durumdadır.

Son olarak, 10 Ağustos 2007 tarihi itibariyle, vadide bulunan diğer belgesiz gecekondulara da yıkım tebligatları gönderilmeye başlamıştır. Belli ki İ. Melih Gökçek, süre gelen sorunu, biz yöre sakinlerinin hak ve kazanımları temelinde bir uzlaşma ile çözmek yerine; yıkımlara yönelerek, “şiddet”i tek çözüm olarak görmekte; ciddi toplumsal gerilim ve çatışmalara zemin hazırlamaktadır !

İ. Melih Gökçek bizlere, “bunlar ideolojik davranıyor, bunlar örgüt üyesi” diyor. Bu provokatif, karalamaya yönelik açıklamaları, ne yazık ki kimi basın-yayın organları tarafından da destekleniyor.

Oysa artık bizleri tanıyorsunuz; bizler “Dikmen Vadisi Halkıyız” !

Evet, hak ve kazanımlarımızı savunmak için bir araya geldik, “örgütlendik” ! Tıpkı çocuklarının okuduğu okullar ve bütün bir eğitim sistemi paralı hale getirilen öğrenci velileri gibi; tıpkı kendilerine “paran kadar sağlık” denilen hasta yakınları gibi; tıpkı sosyal-ekonomik kazanımları yok sayılan kamu çalışanları, işçiler gibi; tıpkı ürünleri tarlalarında kalıp açlığa yokluğa itilen Karadenizli fındık üreticileri, Çukurovalı Egeli çiftçiler gibi; tıpkı siyanürlü altına karşı çıkan Bergamalı köylüler, nükleer santral istemeyen Sinop halkı gibi.

Evet, örgütlüyüz, artık her birimiz tek tek “Dikmen Vadisi Halkı”yız ! Yoksa bu güne kadar nasıl korurduk vadimizi, evlerimizi, haklarımızı ?

Ancak bilinmesini isteriz ki, az da olsa hukuk ve adalet varsa bu ülke de, onu asıl yok sayan İ. Melih Gökçek’tir !

Ve bizim sokağa atılmamız, gerçekte herkesin ve bütün bir ülkenin utancı olacaktır !

Saygılarımızla…

Dikmen Vadisi Halkı

Haydi Barikata – Tekel Direnişi’nden

Tekel Direnişi, tüm işçi sınıfı için yeni bir umuttu. Hakları göstere göstere ellerinden alınmaya çalışan binlerce insan başka bir şehre, direnişin başkentine gelmiş ve orada yaşamaya başlamıştı.

Ankara halkı elbette yanlarında olacaktı.

Bu video, İstanbullu bir punk-ska müzik grubunun, Ankara’daki coşkusudur.

Direnmeyi öğretenlere, işçi kardeşlerimize selam olsun.

 

video: balikbilir

performans: bandista

ODTÜ Faşizme Karşı Yürüyor

ODTÜ Öğrencileri, akademisyenleri ve çalışanlarına,

Çukurca’da gerçekleşen çatışma sonucu, insanların üzüntülerini nefrete, düşmanlığa, faşizme çevirmek isteyen gruplar birçok yerde “terörü lanetleme eylemleri” adı altında eylemler düzenledi ve bunlardan bir tanesi de 21 Ekim günü ODTÜ’de yapılmak istendi. Bu eyleme katılan birçok arkadaşımızın esasen duydukları acıdan kaynaklı anlık bir tepkiyi ortaya koymak adına orada bulunduğunu düşünmekle beraber, eyleme öncülük eden küçük bir kemik faşist grubun provokasyonuyla olayın kendiliğinden bir nefret söylemine dönüştüğünü görmek bizim için çok da zor değildi. Zira ölüm üzerinden rant sağlama girişimi ve bunun içinde nefret söylemi yaratılan bu durumda ODTÜ’de olası bir faşizan havanın oluşmasına engel olmak bizim için elzem ve öncelikli tepkimiz olmalıydı.

ODTÜ Öğrencileri olarak, sabahtan itibaren bir araya gelerek yapılmak istenen eylemin savaş çığırtkanlığı olduğunu, Türk bayraklarıyla yürüyerek ODTÜ’de şoven bir hava estirilmek istendiğini dile getiren bir bildiri dağıtarak ve eylem yapılması planlanan yere pankartlar asarak geniş bir kamuoyu oluşturduk. Cuma namazı çıkışında bayraklarla yürüyüş yapmak isteyen fakat aslen etkinliğin başını çekip okula nasıl girdiği belli olmayan Türk Eğitim-Sen’li örgütlü birkaç faşistin provokasyonuna hizmet etmesi kaçınılmaz olan grup engellendi.

Planladıkları bayrak yürüyüşünü yapamayan ve kitleyi kendi amaçları doğrultusunda yönlendiremeyen bu az sayıda faşist 23 Ekim gecesi A4 kapısında 5 Kürt arkadaşımıza satır ve bıçaklarla saldırmış, saldırı sonucu 1 arkadaşımızı yaralamışlardır.

Yapılmak istenen bütün bu faşist saldırılara ise ODTÜ Öğrencileri olarak halkların kardeşliği sesini yükselterek kalkan oluyoruz. Saldırılara topyekün cevap vermek için 26 Ekim Çarşamba günü 18.00’de Yemekhane önünde buluşup önce yurtlar bölgesine sonra da A4 kapısına meşaleli yürüyüş düzenleyecek ve burada bir basın açıklaması yapacağız.

YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ

BIJÎ BIRATÎYA GELAN!

ODTÜ KKK Yemekhane Boykotu – video

(1)Neden boykot yapılıyor ? Kim için yapılıyor ?
-Boykot yapılıyor çünkü ; daha kaliteli yemekleri daha uygun (her kesimden öğrencinin ödeyebileceği bir fiyat) fiyata yemek her öğrencinin temel hakkıdır.

2)Peki,boykot nereleri kapsıyor?
-Boykot “şimdilik” sadece yemekhaneyi kapsıyor.
3)Boykot günleri içerisinde,öğrenciler nerede yemek yiyebilecekler ?
-Boykot günleri içerisinde öğrenciler : Lavish,Donatello,Meydan Dürüm,White&Rose ve Sandwiç Dünyası’ndan indirimli olarak faydalanabilecekler.
4)Boykot ne zaman başlayacak ve ne zaman sona erecek ?
Boykot, 17,10,2011 Pazartesi günü başlayacak, şartlarımız kabul edilene kadar sürecek.
5) Peki şartlar nelerdir ya da boykotun amacı nedir ?
Boykotun asıl amacı ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü Rektörlüğünün bizzat yemekhanenin işletmesini devralması ya da yemekhane için bir bütçe ayırması ve öğrencilerin onayı olmadan fiyat değiştirmesini engellemek.Çünkü fiyat indirimi geçici bir çözümdür,gelecek her firma şimdiki firmadan farklı olmayıp,kâr amacıyla öğrencileri sömürmeye devam edecektir.
6) Peki daha önce bu tür bir boykot yapıldı mı ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampusu’nda?
-Evet, geçen sene yurt kantinlerinin acımasız fiyatlarına karşı yapılan 8 gün süren boykotta zamlar geri çekilmişti.
7)Boykotu düzenleyen herhangi bir grup,topluluk ya da kişi var mı , varsa kimler ?
-Hayır.Herhangi bir siyasi,ideolojik,dinsel ayrım gözetmeksizin “öğrenci” dayanışması ve ortak paydasında bir araya geliyor ve en temel haklarımızdan birini almak istiyoruz.Boykotun hedef kitlesi her kesimden öğrencidir.
8) Boykota nasıl destek verebilirim ?
-Boykota ilk olarak yemekhaneyi kullanmayarak destek verilebilir.Herkes, arkadaş çevresini bu yönde uyarıp,bilgilendirebilir.)

Sevgiliye Mektup – Rakel Dink

Hrant, burada. from Onur Metin on Vimeo.


Ah Sevgilim ! Her zaman derdin “Hisus  bizi ne kadar sevdi, bizi birbirimize verdi”

Çutağıma eş olmak bana verildi. Bugün çok acılı ve onurlu olarak buradayım. Ben, çocuklarımı, ailem ve sizler çok acılıyız. Bu sessiz sevgi biraz olsun bize güç katıyor. Kederli bir sevinç yaşatıyor. İncil’den Yuhanna 15:13′te hiç kimsede, insanların dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur der. Sevgili dostlar, bugün bedenimin yarısını, sevgilimi, çocuklarımın babasını, sizin kardeşinizi uğurluyoruz. Sağdakine, soldakine, öndekine, arkadakine rahatsızlık saygısızlık vermeden, sloganlar pankartlar açmadan sessiz bir yürüyüş gerçekleştiriyoruz. Bugün sessizlik ile büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır.


Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…

Kardeşlerim,

Onun doğruluğa olan sevgisi, şeffaflığa olan sevgisi, dostuna olan sevgisi onu buraya getirdi. Korkuya meydan okuyan sevgisi onu büyüttü. Diyorlar ki “O büyük bir adamdı.” Size sorarım:”O büyük mü doğdu?” Hayır! O da bizim gibi doğdu. O gökten değildi o da topraktandı. Bizim gibi çürüyen bir beden! Fakat yaşayan ruhu, yaptığı iş, kullandığı üslup gözlerindeki, yüreğindeki sevgi onu büyük yaptı. İnsan kendiliğinden büyük olmaz. İnsanı yaptıkları büyük yapar… Evet o büyük oldu, çünkü büyük düşündü, büyük söyledi. Bugün buraya gelerek hepiniz büyük düşündünüz. Sessizce büyük konuştunuz, siz de büyüksünüz. Bu günle kalmayın bu kadarla yetinmeyin.

O, bugün Türkiye’de milat yaptı sizler de mührü oldunuz. Onunla manşetler, onunla konuşmalar, yasaklar değişti. Onun için dokunulmazlar veya tabular yoktu. Kelamda dediği gibi yüreğinden taştı. Büyük bir bedel ödedi. Bedellerin ödendiği gelecekler Hrantları severek Hrantlara inanarak olur, nefretle, hakaretle, kanı kandan üstün tutarak olmaz. Bu yükseliş karşındakini kendin gibi görerek kendin gibi sayarak, kendin sayarak olur.

Hisusun yardımıyla yarattığı ev cennetinden ayırdılar. Göksel ve ebedi cennete kanat açtırdılar. Gözleri daha yorulmadan, bedeni daha yaşlanmadan, daha hasta olmadan, sevdiklerine doymadan kanat açtırdılar göksel cennete.

Biz de geleceğiz sevgilim. Biz de geleceğiz o eşsiz cennete. Oraya yalnız ve yalnız sevgi girer. İnsanların ve meleklerin dillerinden üstün olan, peygamberlikten üstün olan, bütün sırları bilmekten üstün olan, dağları yerinden oynatacak imandan üstün olan, varını yoğunu sadaka vermekten üstün olan bedenini yakılmaya teslim etmekten daha üstün olan yalnız ve yalnız sevgi girecek o cennete. Orada gerçek sevgi ile bir arada ebedince yaşayacağız. Kimseyi kıskanmayan sevgi, kimsenin malında gözü olmayan sevgi, kimseyi öldürmeyen sevgi, kimseyi aşağılamayan sevgi, kardeşini kendinden üstün tutan sevgi, kendi hakkından vazgeçen sevgi, kardeşinin hakkını arayan sevgi. Mesih’te bulunan sevgi. Ve bize dökülmüş olan sevgi.

Yaptıklarını, konuştuklarını kim unutabilir sevgilim? Hangi karanlık unutturabilir sevgilim? Olmuşları, olanları kim unutturabilir? Korku unutturabilir mi sevgilim? Yaşam mı? Zulüm mü? Dünyanın zevki sefası mı sevgilim? Yoksa ölüm mü unutturacak sevgilim? Hayır, hiçbir karanlık unutturamaz sevgilim.

Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim. Bana da ağır oldu bedeli sevgilim. Bunları yazabilmeyi Hisusa borçluyum sevgilim. Onun da hakkını ona verelim sevgilim. Herkesin hakkını herkese geri verelim sevgilim.

Sevdiklerinden ayrıldın, çocuklarından, torunlarından ayrıldın.

Burada seni uğurlayanlardan ayrıldın,

kucağımdan ayrıldın.

Ülkenden ayrılmadın.