Category Archives: video

2014-02-10 21_27_11-THE RINGO JETS - Spring of War (Official Video) - YouTube

NaberTürk’te Gezi Parkı göndermeleriyle: THE RINGO JETS – Spring of War

✖ ✖ ✖ ✖ ✖
NABER TURK tabii ki gerçek bir kanal değil; gördükleriniz de gerçek gazeteciler değil… Bu video mizah yollu bir sosyal eleştiriden ibarettir. Dilerdik ki tüm bu beyanatlar ve yaşananlar da bir şaka olsaydı.
✖ ✖ ✖ ✖ ✖

THE RINGO JETS dedicates their very first official video, to the massive heroes of Gezi Park Resistance…

Turkish Garage/Blues/Rock’n Roll band THE RINGO JETS are coming with a punchy video; just like Istanbul did, during summer of 2013!

This young power trio created a certain buzz since the beginning of 2013 and succeeded to be the first Turkish band performing at Primavera Sound festival, even before their official debut release, featuring Mauro Refosco (RHCP, Atoms for Peace), Enrico Gabrielli (John Parrish, Calibro35, Afterhours) and produced by Tommaso Colliva (Muse, Franz Ferdinand).

The debut album supposed to be out on late May, last year, right after their return from Barcelona… But the day after they landed to Istanbul, Taksim square was already on BREAKING NEWS WORLDWIDE. Youth occupying the one and only park in city center which was subject to be demolished by then to be replaced with a “so called” replica of an old-military-casern, including a shopping mall and some fancy residences… The protests took longer than expected and Turkish police brutality made it spread countrywide. Gezi Park occupation became more than “saving some trees”… It was representing now, the scream of a generation getting sick of a government and its leader, disrespecting all values of democracy.

The Ringo Jets, who were not supposed to be as political as they feel now, decided to postpone their release and highlight their song “Spring of War” which was already mentioning the “Isolating, manipulating and toxicating” governance in Turkey which was “suffocating” them (as said on lyrics of the song).

“Spring fo War” fit perfectly with the situation and deserved to be a landmark; so they decided to make their first official video pointing what happened last summer in Turkey…

More videos to come to reprensent more of their music and rockin’ and rollin’ loud way !

✖ ✖ ✖ ✖ ✖

THE RINGO JETS ilk resmi videolarını Gezi Direnişi kahramanlarına armağan eder…

Istanbul çıkışlı garage/rock’n roll üçlüsü THE RINGO JETS’ten gündem yaratacak bir video geldi… Geçen yaz ne olduğunu unutan yoktur herhalde ?

2013, The Ringo Jets adına, yeni bir müzik grubu için oldukça hızlı giriş yaptıkları bir yıl olarak başladı. Milano’da yaptıkları albüm kaydını, daha albüm yayınlanmadan Avrupa’nın en prestijli festivallerinden Primavera Sound’da sahne almaları takip etti.
2013 Mayıs’ı sonunda, Ispanya dönüşünde albümlerini yayınlamaya hazırlanan grup daha uçağa binmeden, Taksim’deki olaylardan haberdar olmuştu. Memleketin yakın tarihine damgasını vuran bir gündem varken, her şuurlu insanın yaptığı hareketi yapıp, konserleri ve albüm çıkışını ertelediler.

Gezi Direnişi artık beylik bir slogan dönüşen bir şekilde “bir kaç ağaç meselesi” değil; orantısız polis şiddetine, baskıcı ve “dediğim dedik” bir “demokrasi” anlayışında ısrar eden iktidara, ülke, hatta dünya çağında duyuran bir neslin isyanıydı.

Bugün videosunu yayınladıkları “Spring of War” parçası, albüm Şubat 2013’te kaydedilirken single ya da klip parçası adayı bile değildi. Kaldı ki The Ringo Jets politik görüşlerini ilk elden şarkılarına yansıtan bir grup da değildi. Ama Gezi öyle bir geldi ki, “Spring of War” albümden sıyrıldı ve “ilk benim sıram” dedi. Parçanın noktasına vürgülne dokunmaya gerek yoktu; zaten olduğu haliyle gezi’den çok evvel durumu özetliyordu: “Bizi izole, manipüle ediyorlar, zehirliyorlar ve bu bizi boğuyor”.

Hal böyleyken albümün ilk klibi olmayı hakkıyla kazanan “Spring of War”u gezi direnişi sırasında hayatını kaybedenlere, sakat kalanlara, yaralananlara, uzunca bir uykudan yeni uyanan ve artık uyanık kalmaya karar verenlere ithaf ediyoruz.

 

baltali

Made in Turkey – Alternatif Türkiye tanıtımı

Uçman Balaban’dan, 50 saniyelik bir film.

Made in Turkey from Uçman Balaban on Vimeo.

tags: içki yasağı, çarpık kentleşme, doğa katliamı, en az üç çocuk, anti-demokratik güçler, kesilen ağaçlar, sansür, medya, polis şiddeti

cats_100yıl

video:ODTÜ – Durma Susma Gel Gel – Bayramlaşma – 9-10-13

Yolu başına yıkmadan …

9-10-13 ODTÜ – Durma Susma Gel Gel – Bayramlaşma

ODTÜ öğrencileri, A4 kapısının dibinde, 100.Yıl’da devam eden otoyol inşaatına karşı bir Bayramlaşma Yürüyüşü gerçekleştirdi. “Yolu başına yıkmadan vazgeç bu sevdadan” diye yürüyen üniversiteliler A4 kapısına da bir direniş duvarı ördü.

Bu yola karşıyız çünkü; yolun yapılması durumunda komşuluk ilişkileri ve yaya ulaşımı sürdürülemez bir hal alacaktır. Bu yol iki mahalleyi ayırmakla kalmayacak, bu mahallenin ODTÜ ile ilişkisinin kesilmesine neden olacaktır.

Bu yola karşıyız çünkü; yapılacak olan bu yol evlere yakınlığı nedeniyle mahallelinin barınma hakkını gasp edecek, yoğun araç geçişinin yarattığı gürültü ve hava kirliliği bu bölgeyi yaşanmaz hale getirecektir.

Bu yola karşıyız çünkü; bu yol rantın yoludur. Yol inşaatı bitmeden Konya Yolu bağlantı noktasında tamamlanan 2 tane alışveriş merkezi, mahallenin içinde yapılmaya çalışılan benzin istasyonu ve mahalleliyi düşünmeyen, kentsel dönüşüm sevdalısı müteahhitlerin varlığı bu yolun rantın yolu olduğunun kanıtıdır. Biliyoruz ki kentsel dönüşüm sonucu yapılacak olan gökdelenler ve rezidanslarla birlikte mahallemizde yaşayanlar kentin en uzak yerlerine itilecek. 100. Yıl mahallesinde yaşayan öğrenciler 3-4 katına çıkan kiralar yüzünden barınma sıkıntısı çekecektir.

Bu yola karışıyız çünkü; Ankara’nın akciğerlerinden biri olan A.O.Ç’den sonra sıranın ODTÜ ormanlarına geldiğinin farkındayız. Yeşil alan algısı, orta refüje ağaç dikmekten ibaret olan Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin keseceği her bir ağaç yerine on katı ağaç dikeceğini söylemesi samimiyetten uzak ve ekolojik değerleri göz ardı eden bir yaklaşımdır.

Bu yola karışıyız çünkü; her yol kendi trafiğini yaratır dolayısıyla bu yol uzun vadede bir çözüm olmayacaktır. Senelerdir metro çalışması 1 metre dahi ilerlemiştir. Büyükşehir belediyesi Ankara’daki trafik sorununu çözmek için toplu taşıma ağını genişletmeli ve kullanımını teşvik etmelidir.

Bu yola karşıyız çünkü; plana göre 4 şeritten oluşan yol güncel verilerle revize edilmemiş, çıkar çevrelerince karşımıza getirilmiştir. Belediyelerin yasal zorunluluğu olan Ulaşım Master Planı hala tamamlanmayan başkentte, parçacı yaklaşımla beraber ruhsatsız bir şekilde yapımına başlanan ve gece gündüz ilerleyen bu yolda da hukuksuz Akay Kavşağı örneğini görmemiz çok uzak değildir.

Biz ODTÜ öğrencileri olarak, kampüsümüzün ve mahallemizin, kısacası yaşam alanlarımızın talan edilmesine ve rant alanı haline getirilmesine göz yummayacağız ve direnişimize devam edeceğiz. Bunun için mezunu, öğrencisi, emekçisi ve akademisyeni ile ODTÜ’nün bütün bileşenlerini 100. Yıl ve Çiğdem mahalleleri özelinde tüm Ankara ve Türkiye halklarını rantın yoluna karşı direnişi büyütmeye çağırıyoruz.

muratelbay

Ar. Gör. Murat Elbay anısına fidan dikimi / ODTÜ

ANLATILAN SENİN HİKAYENDİR!
Araştırma görevlileri olarak bugüne kadar hep “güvenceli gelecek” istedik; “iş güvencesi olmadan akademik özgürlük, akademik özgürlük olmadan bilim olmaz” dedik. Ama bugün “güvenceli iş — güvenceli gelecek” talebimize “güvenceli yaşam” talebini de eklememiz gerektiğini görüyoruz. Bugünün üniversite yapısı sadece geleceğimizi güvencesizleştirmekle kalmıyor; aynı zamanda yaşama dair umutlarımızı da elimizden alıyor. 18 Nisan’da Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Murat Elbay arkadaşımız arkasında “Hayattan zevk almıyorum. İşyerinde de mutlu değilim. Başarılı olduğumu düşünmüyorum” ifadelerini içeren bir not bırakarak aramızdan ayrıldı. Biz meselenin arkadaşımızın başarısızlığıyla hiçbir ilgisi olmadığını biliyoruz. Sorun, bizleri açık ve net bir iş tanımı olmadan, mobbing’e maruz bırakarak, senet baskısı altında, güvencesizlik tehdidiyle çalışmaya zorlayan; sadece emeğimizi değil, varlığımızı da görünmez kılan, en tepedeki YÖK’ten, en alttaki birime kadar katı bir hiyerarşi içinde örgütlenmiş bir akademik yapıda ve onun ürettiği bireyselleşmiş, rekabetçi ve baskıcı akademik kültürde yatmaktadır. Oysa bilimsel üretim denilen faaliyetin kendisi kolektiftir; dayanışmacı ve özgürlükçü bir kültürü gerektirir.
İşte Murat arkadaşımız aslında tam da bunlara itiraz ediyordu. Bu itirazı paylaşan bizler; O’nun anısını yaşatarak, bizleri maruz kaldığımız sorunlarla bireysel olarak yüzleşmek zorunda bırakan bu yapının karşısında dayanışmamızı ve mücadelemizi ilan ediyor ve üniversitelerdeki tüm araştırma görevlilerini 18 Mayıs’ta Ankara’da yapacağımız Asistan Eylemi’ne davet ediyoruz. Çünkü anlatılan sadece Murat’ın değil; hepimizin hikayesidir!

Çağrıcı Kurumlar
ODTÜ ASİSTAN DAYANIŞMASI
HACETTEPE ASİSTAN PLATFORMU
İTÜ ASİSTAN DAYANIŞMASI
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ASİSTAN DAYANIŞMASI
MARMARA ÜNİVERSİTESİ ASİSTAN DAYANIŞMASI
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ASİSTAN DAYANIŞMASI
YEDİTEPE ASİSTAN DAYANIŞMASI
EĞİTİM-SEN VAN YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ TEMSİLCİLİĞİ
EĞİTİM-SEN ANKARA ÜNİVERSİTESİ TEMSİLCİLİĞİ
EĞİTİM-SEN ANKARA 5 NOLU ÜNİVERSİTELER ŞUBESİ
EĞİTİM-SEN İSTANBUL 6 NOLU ÜNİVERSİTELER ŞUBESİ

Destekleyici Kurum
AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ELEMANLARI DERNEĞİ

insanlık101-2

İnsanlık101-Ders 2: Kanser hastası kadından ikinci insanlık dersi

Edirne’yi ziyaret eden Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’dan kullanması gereken ilaçlar için destek talebinde bulunan, fakat bakanın cebine para sıkıştırması ile karşı karşıya gelen kanser hastası üniversite öğrencisi kadın bugün o Edirne Valisi Hasan Duruer ile görüştü.

Valinin, kendisi gibi başka hastalara da yardım ettiğini ve ona da yardım edeceklerini söylemesi üzerine, Dilek şöyle konuştu:

“Peki ilaçlar neden serbest piyasa? Neden devlet bu konuda elini eteğini çekmiş durumda? Çünkü ben ve benim gibi insanlar sizler gibi mevki ve makam sahibi değiliz. Haliyle birçok şeye sizin gibi kolaylıkla ulaşamıyoruz. Ben hastalığımı öğrendikten sonra ailece oturup üzülemedik dahi. Çünkü bize böyle bir gerçeklikten bahsettiler. Başta inanmak istemedim ama süreç gerçekten öyle işliyordu, her başvurduğum yerde ilaç yok dendi. İlaç var denen yerlerde de büyük hayal krııklığına uğradım.”
Lenf kanseri olduktan sonra ilaçlarını alamadığını, başvurduğu devlet kurumlarının kendisine yardım etmesi için kendisi gibi lenf kanseri olan birini danışman olarak önerdiğini söyleyen Dilek, “benim için çok çok zor, çünkü kendisi Amerika’dan Fransa’dan Hollanda’dan ilaçlarını tedarik etmiş, benim hayatımda ilk kez 3 yıl önce üniversite deneyimim oldu, o da üniversite dolayısıyla burasıydı” dedi.

“Tamam önemli insanlarsınız. Önemli işleriniz var. Ama bir insan sağlık için yardım istiyorsa aciliyeti vardır demek. Bunun diğer randevuların önüne geçebilmesi gerekiyor.”

“Devletin bu başındaki insanların orada olmalarının sebebinin Türkiye vatandaşını, tüm bireylerin ihtiyaçlarını cevap verebilmeleri açısından orada olduklarını sanıyorum. Öyle midir hala bilmiyorum ama öyle sanıyorum. Sadece bu düşünceyle kendisinin bir iki dakika beni dinlemesini istedim. Ben ilaç deyince o bana para dedi.”

isimsiz – 20 Mart 2013 – Yüksel Caddesi

İstanbul’da Kadırga Öğrenci yurdunu biliyor musunuz? Ben ta o yılların Dev-Gençlisiyim. Ben ! Siz kimsiniz de benim evimi dağıtıyordunuz? yetim kalınca(?)  …… arka sayfanızda varlar.

Devlet deli reklamı yapıyor. Bir delinin peşine düşüyor polisler, o deli mi bu meydanda duruyor, siz mi duruyorsunuz?  …….. birileri aslının yerine geçerek konuşma yerine gelmiş! Marksizm eylemdir eylem, ezber, konuşma değil!
Devlet size de başbakanınız Danimarka’da delirecek(?), bir adamı daha deli diye evinde yatırmıyordunuz. Evine daha son Şubat ayı içinde iki baskın yaptınız. Alçak herifler sizi, başbakanınız evinde yatıramıyor. Çanakkale’de ölmeden mezara konulan Yaşar’ı konuşuyor.
Solcu geçinenler de “bir zamanlar anadolu” filminden insanlar, bir de “geceyi bölen ses” filminden. ismail’in Yaşar. Yani İsmailoğullarından Yaşar. Sabahın bir sahibi varmış, çiğdem pazarlıyorlar, nergis pazarlıyorlar. Sabah çiçeği pazarlıyorlar.

videoeylem_alg

karahaber ve balikbilir videoeylem atölyesi – odtü sosyoloji günleri

OdtÜ 2002 -2012: Video/düşünüm Atölyesi I & II

Ulus Baker, duygular sosyolojisini, hislerin ve sezgilerin, pratik bilgeliğin sosyolojisi üzerine kurarken, duygular ile onları somut yaşam koşulları içinde görselleştirebilme ihtimali arasında güçlü bağlar olduğunu iddia ediyordu. Ona göre, duygular tarif edilmekten çok “görülebilen” şeylerdi, ancak imajlarla ile harekete geçirilebilir. Bir “ars memorativa”, hatırlatma sanatı olarak videonun gücü de burdan geliyordu.

Bizler, Karahaber ve Balıkbilir video/eylem atölyeleri olarak, 2002-2012 yılları arasında OdtÜ yerleşkesindeki video kayıtlarımız üzerinden, üzerine düşünülebilecek görsel bir kısa tarih sunmak, görmek ve göstermek istiyoruz.

ODTÜ – İİBF – Siyaset Bilimi ve Ekonomi Toplulukları Odası
11 Mart Pazartesi 11.00 – 12:30
12 Mart Salı 11.00 – 12:30

Katılacak videoaktivistler
karahaber videoeylem atölyesi’nden
– tennur baş
– özlem sarıyıldız
– özhan önder
– oktay ince
balıkbilir videoeylem atölyesi’nden
– onur metin

İki adet atölye yapılacaktır. Atölyeler 11 Mart Pazartesi ve 12 Mart Salı günleri 11.00-12.30 saatleri arasında olacaktır. Atölyeler birbirini takip edeceği için ilgilenenlerin her iki atölyeye de katılmalarını rica ediyoruz.

Kampüse girmek için ücretsiz davetiyeleri Kızılay Konur Sokak’taki Kitapça Kafe’den, AŞTİ’de Keyf-i Alem’den ve 100. Yıl’da Komünist Bakkal’dan (Sarıpınar Gıda) edinebilirsiniz.

Pinar_Selek

Pınar Selek ‘e tanığız !

Pınarımızı Tek Başına Müebbete Mahkum Ettiniz
Müebbetiniz Yok Hükmündedir
Biz Beraatimizin Arkasındayız
Mücadelemizi Sürdüreceğiz

24 Ocak 2013

On beş yıldır yılan hikayesine dönüştürülen Mısır Çarşısı davasında yeni bir skandala daha imza atılarak Pınar Selek’e tek başına ağırlaştırılmış müebbet verildi. Hatırlanacağı üzere 9 Şubat 2011 tarihinde İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Pınar Selek’e üçüncü kez beraat kararı vermişti. 22 Kasım 2012 günkü duruşmada mahkeme usul ve yasaya aykırı olmasına rağmen kendi kesin beraat hükmünü geri almıştı. Pınar Selek’in avukatlarının reddi hakim taleplerinin de usulsüz bir biçimde geri çevrilmesinin ardından 24 ocak 2013 tarihli bugünkü duruşmada ise Mısır Çarşısı patlaması ile ilgili Abdülmecit Öztürk’ün beraati temyiz edilmediği için kesinleşirken sadece Pınar Selek bu davadan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Böylece beraati kesinleşen diğer sanığın işkence altında alınmış ve sonradan reddetiği ifadesi kendisi için geçersiz sayılırken, Pınar için geçerli hale gelmiştir. Mahkeme başkanının beraat kararında direnme hakları olduğu ve delil bulunmadığı için beraat kararı verilmesi yönündeki muhalefet şerhine rağmen, heyet üyesi diğer iki hakimin oyuyla karar oy çokluğuyla verilmiş oldu. Ancak bu karar daha kesin değil, iç hukuk yolları tükenmemiştir bu yasadışı verilen karar temyiz edilerek dosya Yargıtay’a taşınacaktır.

Gerek duruşma salonunda olan bizlerin gerekse Türkiye ve Dünya kamuoyunun büyük infialle izlediği bu hukuk katliamındaki son kararın bizler için zerre kadar kıymeti yoktur. Söz konusu karar hukuken de yok hükmündedir. Zira aynı yerel mahkeme hem beraatte direnme hem bozmaya uyma şeklinde birbirine taban tabana zıt iki ayrı hüküm kurmaktan çekinmemiştir. Dolayısıyla bizler 9 Şubat 2011’deki son beraat kararının arkasındayız.

Hukuk ve adalet mücadelemiz Yargıtay aşamasında yurt içi ve yurt dışından giderek artan kamuoyu desteği ile inatla devam edecek. Bu süre boyunca Pınar Selek’in masumiyet karinesinin baki olduğunu hatırlatır, büyük bir siyasi operasyonun kurbanı edilmeye çalışılan arkadaşımız Pınar Selek’i bir an bile elini bırakmayacağımızı ilan ederiz. Zira hukuk adı altında zulüm dayatılan bir ülke nihayetinde hepimiz için tutuk evidir.

Hala Tanığız Platformu

Diren Karadeniz

Şarkıda bir kadın “Bizim kadınlarımız açlığa da gelir, yokluğa da gelir” diyor. Canan ve Zehra Kulaksız; Rizeli, iki direnişçi kadın. 19 Aralık 2000’de hapishanelere yapılan katliamdan sonra ölüm orucuna giren iki üniversite öğrencisi. Karadenizli kadınların direnişinden bahsederken, direnişçi kadını oraya görüntü olarak koymamak, “Doğrusunu diyeni arkadan vuruylar” derken Hrant’ı koymamak gibi olurdu. Canan-Zehra Kulaksız’ın cezaları yok; dışarıdaki üniversite öğrencileriydiler. Karadeniz’de sadece Ogün Samast ve Yasin Hayal yok; Canan-Zehra Kulaksız da var. Metin Lokumcu da… Bir algıyı kırmaya çalışıyorduk, o algıyı kırmaya çalışan herkesi klipte göstermeye çalıştık. Karadeniz’deki insanların yaşam alanlarına, kültürüne, dillerine bir saldırı var. Buna karşı ortaya bir şey koymak gerekiyor; bunun adı direniştir. 24 sanatçı halkına “Diren Karadeniz” diyor.

İlk kez 17 Haziran’da Kalan Müzik’in 20. Yıl Karadeniz Gecesi’nde gösterilen klip, YouTube’a yüklendikten sonra bir haftada 230 bin kişi tarafından izlendi. 24 sanatçıyı bir araya getiren klibin ve şarkının öyküsü Bahar Çuhadar ‘ın röportajında:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1092576&CategoryID=82

 

Gökçek ODTÜ’yü yıkıyor – 2. Bir ODTÜ’lüden Cüneyt Özdemir’e Yanıt.

Melih Gökçek’in Eymir Gölü’nü ODTÜ’nün elinden alma projesini “sonuna kadar destekleyen” Cüneyt Özdemir’e 1973 yılında ODTÜ’den mezun olan Neşet Kocabıyıkoğlu’ndan anlamlı bir yanıt geldi. Eymir Gölü’nün korunması ve çevresinin ağaçlandırılmasında ODTÜ’lülerin emeğini hatırlattı.

Radikal gazetesi yazarı Cüneyt Özdemir, 15 Nisan Pazar günü yayımlanan yazısında Melih Gökçek’in Eymir Gölü’nü ODTÜ’nün elinden alma ve sözde “halkın kullanımına açma” projesini duyurmuş ve “Sonuna kadar destekliyorum” diye yazmıştı.

Cüneyt Özdemir’in yazdıklarına 1973 yılında ODTÜ’den mezun olan Makine Mühendisi Neşet Kocabıyıkoğlu’ndan anlamlı bir yanıt geldi. Eymir Gölü’nün zaten halka açık olduğunu Özdemir’e hatırlatan Kocabıyıkoğlu, Eymir Gölü’nün korunması ve çevresinin ağaçlandırılmasında ODTÜ’lülerin emeği hatırlatıldı.

Kocabıyıkoğlu’nun Özdemir’e yazdığı mektup şöyle:

“Sayın Cüneyt Özdemir,

Dünkü yazınızı esefle okudum. ODTÜ’ye ait Eymir Gölü üzerinde Melih Gökçek’in emellerini paylaşıyor ve ona zemin hazırlıyorsunuz. Üstelik de konuştuğunuz konu hakkında fazla bir şey bildiğinizi de sanmıyorum.

Birincisi, o gölü lütfen ikiz kardeşi Mogan ile kıyaslayın. Göreceğiniz bütün artıları da lütfen ODTÜ’nün hanesine yazın. Çünkü o göldeki bütün artılar ODTÜ’lüler tarafından yaratılmıştır. Mogan ne kadar ”kel” ve yapılaşmış ise, Eymir o kadar yeşildir. İkisi arasındaki fark EMEKTİR. Ankara Belediyesi’nin ya da Melih Gökçek’in değil, başta Kemal Kurdaş olmak üzere, öğrencisiyle, öğretim üyesiyle ODTÜ’lülerin emeği. Öncelikle emeğe biraz saygı lütfen. Biz oradaki ağaçları ellerimizle diktik ve yaşattık. Orası artık ağaçlarıyla, gölüyle, içinde yaşayan hayvanlarıyla bir bütündür. Eymir gölünün ve ODTÜ alanının eski halini hiç gördünüz mü? Bir fikir edinmeniz için ODTÜ web sayfasında yer alan, aşağıda kopyaladığım fotoğrafa ve London Times’ın haberine bakınız lütfen.

İkincisi, bunca yıl Ankara’da binlerce dönüm boş alanı yeşil alan haline getirmeyen belediye ve devlet yetkilileridir. Bu kentin gelmiş geçmiş belediye yönetimleri geçmişte yeteri kadar ileri görüşlü olsaydı, örneğin Mogan alanını yeşillendirerek, yeşil alanı çok daha genişletmeyi başaramaz mıydı? Bu açıklarını başkalarının emeği ile yaratılmış alanları ele geçirerek, kapatmalarının adını sizin benden daha iyi bilmeniz gerekmez mi?

Üçüncüsü, dünyanın pek çok üniversitesinin yerleşkesi vardır. O yerleşkeler üniversitelerin şimdiki ve sonraki çalışmalarına tahsis edilmiş alanlardır. Eymir Gölü de yerleşkenin bir parçasıdır. Sizin gibi bir yazarın üniversite yerleşkelerinin belediyeye devredilmesini, tahsis edilmesini savunması inanılır gibi değildir. Oraları rastgele birer ”yeşil alan” değil, yerleşkedir. Farkı sizin daha iyi bilmeniz gerekir. ODTÜ’nün yerleşkesinin bir kısmı elinden alınırsa, bu örnek ileride ya da şimdi başka illerde başka üniversite yerleşkelerinin de kuşa çevrilmesini getirmeyecek midir?

Dördüncüsü, pek çok konuda ademi-merkeziyetçi davranırken, devlet tekelinden şikayet ederken, şimdi neden belediye-devlet tekelini savunur oldunuz? Bu ülkede her yeşil alan devletin ve belediyenin mi olacak? Bu ülkede farklı tüzel kişilikler ve onlara ait yeşil alanlar var olamayacak mı?

Beşincisi, neden devletten orman arazisi alarak kendisine yerleşke yapmış Koç Üniversitesi hakkında bir şeyler söylemek aklınıza gelmiyorken, çorak toprak iken emekle yeşertilmiş ODTÜ alanlarının devredilmesini savunuyorsunuz? Neden bu söyledikleriniz özel üniversitelerin alanlarını kapsamıyor? (Çelişkiye işaret etmek için söylüyorum, yoksa özel üniversite alanlarının da elbette o üniversitelere ait olması gerektiği açıktır.)

Altıncısı, Eymir Gölü, bazı şartlar dahilinde (araç girişleri kısıtlaması, ateş yakma yasağı vb. gibi) zaten herkese açık bir alandır. Bu kısıtlamalar da gölü ve çevresini korumak içindir. Bir hafta sonu, gölün çevresinde koşmayı ya da yürümeyi ya da bisiklete binmeyi denesenize! Ayrıca, belediyeye ait olmayan yeşil alanlar da kentin akçiğerleri olarak halka fayda sağlamıyor mu?

Yedincisi, Eymir Gölü çevresinde büyük şirketlerin devasa yapılaştırma çalışmaları başlamışken, Eymir’in belediyeye devredilmesi ne tür bir rant yaratacaktır, bu konu üzerinde hiç düşündünüz mü?

Sekizincisi, hem yazınızda Esenboğa girişinde yaratılan çirkin yapılaşmadan şikayet ederken hem de Eymir’in belediyeye devredilmesini istemenin nasıl bir büyük bir çelişki olduğunu fark edemiyor musunuz?

Dokuzuncusu, dünyanın nerelerinde üniversite yerleşkeleri onlardan kopartılıp belediyelere devrediliyor, bir çalışma yaptınız mı? Hangi kentleşme uzmanlarıyla görüştünüz? Hangi üniversite rektörleriyle, öğretim üyeleriyle?

Onuncusu, okullarını severek, isteyerek yeşillendiren gençlerin, yaşlandıklarında o mekanın başka yerlere devredildiğini görünce ne hissedeceklerini hiç düşündünüz mü? Acaba bugünün gençlerine ne kadar iyi bir örnek yaratılmış olacak, hiç aklınızdan geçti mi?

Onikincisi, ODTÜ’nün uluslararası bir üniversite olduğunu biliyorsunuz, değil mi? Bu üniversitede okuyan ya da oradan mezun olan binlerce yabancı öğrenciye savunduğunuz bu görüşü nasıl açıklamayı düşünüyorsunuz? ODTÜ’nün, Türkiye’nin yüzünü ağartan ve dünyada ilk 100 üniversite arasına giren bir üniversite olduğunun farkındasınız herhalde. O halde bu güzide üniversiteyi cezalandırmak niye?

Onüçüncüsü, Brecht’in ”Kafkas Tebeşir Dairesi” adlı oyununu izlediniz ya da okudunuz mu?

Saygılarımla ve en içten üzüntülerimle.

Neşet Kocabıyıkoğlu
Makina Mühendisi, ODTÜ, 1973

(soL)

Sivas’ı Unutma – Zamanaşımına Karşı İmza Kampanyası

http://www.ipetitions.com/petition/sivasiunutma/
http://sivasiunutma.wordpress.com

video/montaj: balikbilir videoeylem atölyesi

 

Değerli Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi Hakimleri,

Size adaletin gerekliliğine yürekten inanan genç akademisyenler
ve farklı mesleklerden gelen Türkiyeliler olarak sesleniyoruz. Mahkemenizden,
13 Mart’ta yapılacak duruşmada Sivas Katliamı’nın insanlığa karşı suç teşkil
ettiğinin kabul edilmesini, ve dolayısıyla zamanaşımı kuralının
uygulanamayacağının karara bağlanmasını talep ediyoruz. Bizler insanlığa karşı
işlenen suçların zamanaşımı kavramı ile değerlendirilemeyeceğini; dahası böyle
bir kararın yeni katliamların önünü açacağı gibi, zaten yaralı olan toplumsal
barışa ve adalet duygusuna büyük bir darbe vuracağını düşünüyoruz.

2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde gözlerimizin önünde
katledilen sadece 35 canımız değil, aynı zamanda insanlıktır. Geçen 19 yıl
süresince katliamı örgütleyen, göz yuman ve destek olan sorumlular ortaya
çıkarılmadığı gibi şimdi de kalan birkaç şüphelinin zamanaşımı ile
salıverilmesi ihtimali ortaya çıkmıştır. 13 Mart’ta yapılacak duruşmada Sivas
davasının zamanaşımı dolayısı ile düşmesi ve tamamen kapatılması tehlikesi
vardır. Davanın savcısı Hakan Yüksel, son duruşmada eylemlerin “Anayasal düzeni
zorla değiştirmeye teşebbüse iştirak” suçu olduğu gerekçesiyle zamanaşımı talep
etmiştir. Oysa Sivas katliamında asıl suç, insanların düşünce ve kimliklerinin
yok edilmesi maksadıyla katledilmesi, ve dolayısıyla insanlığın katlidir. Bu
katliam Türk Ceza Kanunu’nun 77. maddesince düzenlenen ‘insanlığa karşı
işlenen’ suçlar başlığı altında değerlendirilmelidir. Aynı kanun bu suçlarda
zamanaşımı olamayacağını da hüküm altına almaktadır.

Değerli hakimler,

Madımak Oteli’nde diri diri yakılan Asım Bezirci, Nesimi Çimen,
Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Hasret Gültekin ve Behçet Aysan’ın da aralarında
bulunduğu 35 canımızı ne tarih unuttu; ne de onların yakınları, dostları,
sevenleri. Bilmelisiniz ki, tıpkı 1978’de Maraş’ta yahut 1980’de Çorum’da
olduğu gibi Alevi ve sol görüşlü vatandaşlarımızı hedef alan bu saldırıda
öldürülen insanlarımızın katillerini zamanaşımıyla aklarsanız, tarih sizi de
unutmayacak, katliamın failleriyle birlikte anacaktır. Sivas davasında
sanıkları savunan yirmi bir avukatın iktidar partisinde görev alması; bunlardan
beşinin milletvekili olması; ve avukat Hayati Yazıcı’nın geçtimiz dönem
Başbakan Yardımcısı ve bu dönem Gümrük ve Ticaret Bakanı olarak kabinede yer
alması iktidarın yargı üzerindeki kontrol ve etkisini tekrar sorgulamamıza yol
açmaktadır.

Size, zamanaşımının tarihe ve toplumsal belleğe işlemediğini,
ve Sivas katliamı davasının genişletilerek tüm idari ve siyasi sorumluların
yargı önünde hesap vermesinin önünün açılması gereğini hatırlatmak bizim
boynumuzun borcudur. Hrant Dink davasının akıbetinden sonra, Türkiye’de adalet
sisteminin adil olarak işleyebileceğini bizlere hatırlatmak da sizin borcunuz
olsun.

Saygılarımızla,

Önemli Not: Bazı imzacılarımızın bildirdiğine göre, imzanızı
verdikten sonra ipetitions internet sitesi bir mesaj göndererek sizden bağış
istiyormuş. Lütfen o mesajı dikkate almayın. O mesaj size geldiğinde imzanız
çoktan kayıt altına alınmış oluyor. Bu tatsızlıktan ötürü özür diliyoruz.

19 Ocak’ta ne olmuştu? – Taksim’den Agos’a

Tam 5 yıl oldu !

Yürüyüş için Hrant’ın Arkadaşları’nın çağrısı şöyle:

“19 Ocak 2007’de Hrant Dink’i öldürdüler.

Tam 5 yıl oldu!

Bütün deliller iki-üç kişinin planlayıp işlediği bir cinayetle yetinmemize izin vermeyecek kadar açık

İşaret edenler de, tehdit edenler de, öldür diyenler de, pusu kurup erkete bekleyenler de bu işten yakayı sıyırmak üzere. Görülen o ki, 5 yıldır acımızla alay eden, savsaklayan ve adaletin tetikçilere verilecek cezayla sağanacağına başından hükmetmiş bir mahkeme yaramıza merhem olmayacak. Korku ve nefret coğrafyasında büyüyen çocukların yaşamını kolaylaştırmayacak.

Başbakan “Hrant Dink cinayetini aydınlatmak namus borcumuzdur” dedi. 5 yılda önümüze konanlara bakıyoruz; alacaklıyız! Vicdanı olan herkes 5 yıldır içinden her gün gitgide büyüyen bir yumruyla yaşıyor. Unutulmasına göz yummak, arkadaşımızı bir kez daha öldürecek. Yeni cinayetlerin kapısını aralamayı bekleyen “karanlıkta yaşayanlar”ın hevesini artıracak.

Biz, hakikat anlatıcımızı anmak, bu ülkede vicdanıyla yaşayan insanların varlığını göstermek, “biz bitti demeden bu dava bitmez” demek için biraraya geliyoruz.

5 değil 95 yıl da geçse,

Hepimizi Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz!

Saat 1’de Taksim’den Agos’a,

Vurulduğu yere yürüyoruz!”

ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Kantini Boykotta!

Jeoloji Kantincisi Boykot Masasından çay alırken.

kantin zamlarına karşı http://imza.la/kantin-zamlari-geri-cekilsin imza kampanyasının ardından gelen odtü kantin boykotu 2011 ve odtü inşaat mühendisliği kantin boykotunun yarattığı dalga jeoloji mühendisliği bölümüne sıçradı.

Jeoloji Kantini’nde boykot başladı.

Akıllardaki soru ortak.

Sırada hangi kantin var?


 

hepimize isyan olsun.

[imagebrowser id=6]

Benim Annem Cumartesi / Bandista, Behzat Ç ‘de !


video!
“Benim Annem Cumartesi” başlığıyla yayınlanan dizinin 44. bölümünde, 1995 yılından bu yana kaybolan oğullarını ve kızlarının bulunması için cumartesi günleri İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nin önünde toplanan Cumartesi Anneleri’nden biri cinayet büroya Behzat Ç ‘nin yanına geliyor. Acılı anne, Behzat Ç.den 30 yıl önce gözaltında kaybedilen oğlunun katillerini bulmasını istiyor.

Bandista ‘ya selam çakılan bölümden, ilgili sahneler.
video!

annelerimiz her cumartesi galatasaray meydanında. kardeşler hapiste.

Hopa Davası – Cezaevinden Ayrılış

 

http://www.balikbilir.org/2011/12/hopa-davasi-cezaevinden-ayrilis/

 

hopa davası sonuçlandı.

 

Hopa ‘da Metin Lokumcu’nun öldürülmesini protesto ettikleri gerekçesiyle, 6 aydır çeşitli delillerle (kırık şemsiye, ders kitapları, saç kesme) tutuklu olarak yargılanan 22 öğrenci, 9 aralık 2011 tarihli dava ile tahliye edildi.

9 aralık’ı 10 aralık ‘a bağlayan gece yarısı sabaha karşı cezaevinden ayrılan öğrenciler, “yumurta atmaya devam edeceğiz” diye konuştu.

Ertesi gün, AB Bakanı Bağış’a, Ege Üniversitesi’nde yumurta atan öğrencilerden Esin Çalışkan: “Kötü espriler yaptığı için proteine ihtiyacı var deyip, 2 yumurtayı onunla paylaştık. Keşke onlar da cop ve bibergazı yerine yumurta atsalar” diyecekti.

Bu görüntüler kayıt edilirken, anaakım medya anahaber bültenlerini bitirme rehaveti ile uyuyordu.

Serbest bırakılan öğrencilerin isimleri şöyle:

“Ozan Sürer” ” Ömür Çağdaş Ersoy” ” Ozan Gündoğdu” ” Kadir Aydoğan” ” Başak Eylül Şan” ” Pelin Bayram” ” Tayfun Yıldırım” ” Uğur Uzunpınar” ” Mehmet Cem Çıplak” ” Uğur Tuna” ” Hikmet Tanıl” ” Göksel Ilgın” ” Sevgi Sönmez” ” Soner Torlak” ” Ferat Konukçu” ” Can Kaya” ” Çağrı Yılmaz” ” Can Türkyılmaz” ” Hazal Kangal” ” Nuri Özçelik” ” Özge Aydın” ” Demet Yılan” ” Mahir Mansuroğlu” ” Zafer Algül” ” Hamza Doruk Yıldırım” ” Özgür Atmaca” ” Cüneyt Çakır” “Eda Dişkaya”

 

balikbilir videoeylem atölyesi.

 

Balıkbilir iki video ile II.Uluslararası Gençlik Filmleri Festivali’nde !

II.Uluslararası Gençlik Filmleri Festivali 20 Aralık’ta Başlıyor

Dünyada ve ülkemizde gençliğin akademik, ekonomik ve kültürel sorunlarının, yaşayış biçimlerinin, isteklerinin, hayallerinin işlendiği filmlerin yer aldığı ‘ ”Uluslararası Gençlik Filmleri Festivali’ ikinci yılına giriyor. Gençlik Filmleri Festivali; İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Bursa, Kocaeli, Kütahya, Antalya, Mersin ve Zonguldak Gösterimleri ile yaklaşık 15.000 Üniversiteliyle buluştu. Gösterimler ve Açılış Galaları Türkiye’nin birçok Üniversitesinde devam etmekte ve başlangıç 20 Aralık 2011.

FESTİVAL SORUYOR: “NE YASAK?”
2010 yılında Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerde gençliğin sesini, sözünü perdeye yansıtan gençlik filmleri festivali, ikinci yılını “yasak” teması ile açıyor. Festival hem genç yönetmenlere hem de izleyicilere bu sene birçok soru soracak. Bunların başında “Ne Yasak?” sorusu geliyor. Gençlik Filmleri Festivali’nin gönüllülerinden oluşan Kolektif Sinema ekibi Türkiye’de ve dünyada son dönemlerde artan baskı ve denetim mekanizmalarına dikkat çekerek, gençlerin festivalinde, gençlerin öncülüğünde yasak olanı yeniden ortaya çıkarmak, keşfetmek, anlatmak, dinletmek, göstermek hatta teşhir etmek gerektiğini söylüyor. Basılmamış kitapların toplatılması, internete sansür getirilmesi, ıslık çalmanın ve şarkı söylemenin yasak olması, düşüncenin, fikir, eylem ve ifade özgürlüğünün engellenmesi, hatta karikatürlere bile cezalar yağması, sokağa çıkanın hapse atılması ve nicelerini anlatacak bu sene Gençlik Filmleri Festivali. Festivalde ayrıca dönem dönem “Sansüre uğramış” filmler de “Sansürsüz” başlığında gösterilecek.

Ne Yapsak ?
Festivalin sorduğu sorulardan biri de “Ne Yapsak?” olacak. Festival bir anlatı ve iletişim biçimi olan sinemayı kullanarak “ne yapsak” sorusunun cevabını arayacak. Yasakları anlatmak, yine gençlere düşecek. Festivalin ortaya çıkış amaçlarından biri olan; genç yönetmenleri film çekmeye teşvik etmek ve “ödüllü yarışmalarla, eleme usulüyle, yüksek prodüksiyonlarla” değil; genç yönetmenlerin anlatabildiği ile – anlatabildiği kadarı ile var olmasının sağlanmaya çalışıldığı “genç yönetmenlerden kısa filmler” de, Yasak teması kapsamında izleyiciyle buluşacak.

Festivalin amaçları !

2010 yılında hazırladığı festival dosyası ile sinemaya dair fikirlerini birleştiren Kolektif Sinema Ekibi, günümüz sineması için : “Günümüzde kitle iletişimde “tüketici” olarak kodlanan bireylerin katılım kanalları yok denecek kadar azdır. Aynı şekilde üretimi gerçekleştiren emekçiye de “ekonomik imkanları” kadar kitleye ulaşabilmek düşmektedir. Ressam, yazar, tiyatrocu, sinemacı, gazeteci, ses sanatçısı vb. herkes, her alanda bu zorluğu yaşamaktadır. Görsel imkânların bu denli arttığı günümüzde, kuşkusuz sinema bir sanat ve iletişim alanı olarak başı çekmektedir. Sanat alanı olmakla birlikte kitle iletişim aracı olma özelliğini taşıyan sinema aynı zamanda –televizyon ile birlikte- piyasa kültürünün en yaygınlaştığı alan olarak da baştadır. Sinema artık biletlere, kampanyalara ve ücretli festivallere sığdırılmıştır. Sinema ile ilişki kurabilmenin birinci yolu paradır. Özellikle gençlerin rağbet ettiği sinema, hem kültürel y “alışkanlık” hem de “lüks” haline gelmiştir. Üretebilmek ve ürettiğini insanlarla paylaşabilmek için sadece istek ve yetenek yetersiz kalmaktadır. Milyonlarca dolarlık yapımların yanında birçok yetenekli insanın ürettiği filmler sinemada yer bile bulamamaktadır. Özellikle gençler ve üretimleri bu alanın en altında yok olmaktadır. Gençlere sunulan bir seçenek de film yarışmalarıdır.” saptamasını yapmış ve festivalin amaçlarını buna göre belirlemiştir. Bu amaçlar:
Sinemanın anlatı biçimleriyle gençliği ve sorunlarını, taleplerini işleyebilmek, gençliğe dair tartışmaları yaygınlaştırabilmek,
Dünyanın dört bir yanındaki gençlik filmlerini izleyiciler ile buluşturmak,
Birçok ülkeden gelecek filmler ile Türkiye’deki gençliğin farklı kültürlerdeki gençlikle tanışmasını sağlamak ve iletişim olanaklarını arttırmak,
Gençliğin ürettiği filmlerin görünülürlüğünü arttırmak, sinemayı gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri bir araç olarak da kullanmak,
Genç yönetmenleri üretmeye ve ürettiklerini paylaşmaya teşvik etmek,
Festivalle birlikte oluşturulacak film atölyelerinin ürettikleriyle gençlik filmlerine katkıda bulunmak,
Üniversitelerde yapılacak gösterimlerle ve atölye çalışmalarıyla nitelikli bir sosyalleşme ortamı yaratarak; neo-liberalizmin reklamları ve üniversitedeki etkinlikleriyle dayattığı “özgür üniversiteli” anlayışına karşı, gerçek özgürlük anlayışını benimsetmek ve kültür sanatın bir hak olduğu bilincini yaygınlaştırmak,
Sinemayı, sinemaya emek verenleri ve üniversitelileri buluşturmak,
Alternatif, nitelikli, sponsorsuz ve ücretsiz bir gençlik festivalinin kolektif bir emekle gerçekleşebileceğini göstermektir.

Genç yönetmenler !

Festivalin sorduğu sorulardan biri de “Ne yapsak?” olacak. Festival bir anlatı ve iletişim biçimi olan sinemayı kullanarak “ne yapsak” sorusunun cevabını arayacak. Yasakları anlatmak, yine gençlere düşecek. Festivalin ortaya çıkış amaçlarından biri olan; genç yönetmenleri film çekmeye teşvik etmek ve “ödüllü yarışmalarla, eleme usulüyle, yüksek prodüksiyonlarla” değil; genç yönetmenlerin anlatabildiği ile – anlatabildiği kadarı ile var olmasını sağlanmaya çalışılan “genç yönetmenlerden kısa filmler” de, yasak teması kapsamında izleyiciyle buluşacak. Bu festivalde ne yarışma var ne ödül! Genç yönetmenlerin filmini olabildiğince üniversitede, olabildiğince fazla göstermeye çalışan; duyuran Gençlik Filmleri Festivali çağrı yapıyor: “Yasakları gör ve çek, filmini yolla!”
Sponsorsuz, alternatif bir festival olan Gençlik Filmleri Festivali; tamamen gönüllülüğe, dayanışmaya ve kolektif emeğe dayanarak gerçekleştiriliyor. Akademisyenler, üniversiteliler, üniversiteler, kulüpler, sinemacılar ve ilerici kurumların ortak emeği ile gerçekleşen festivalin birçok destekçi ve danışmanı var.

Gençlik Filmleri Festivali destekçi ve danışmanları Destekçi Listesi
Hüseyin Karabey -Yönetmen
Mert Fırat -Oyuncu
Ece Temelkuran -Yazar
Bennu Yıldırımlar -Oyuncu
Erkan Can -Oyuncu
Halil Ergün -Oyuncu
İlksen Başarır -Yönetmen
Derya Alabora -Oyuncu
Yetkin Dikinciler -Oyuncu
Celal Çimen -Yönetmen
Mehmet Ali Nuroğlu -Oyuncu
İsmail Hacıoğlu -Oyuncu
Semih Kaplanoğlu -Yönetmen
Handan İpekçi -Yönetmen
Özcan Alper -Yönetmen
Aydın Sayman -Yönetmen
İnan Temelkuran -Yönetmen
Ceren Moray -Oyuncu
Aylin Aslım -Müzisyen
Selda Çiçek -Yönetmen
Erkan Tülek -Yönetmen
Arzu Yanardağ -Oyuncu
Tuncay Akça -Oyuncu
Öner Erkan -Oyuncu
Bora Balcı -Kurgucu
Naci Özer -Okutman
Çağla Karabağ -Araştırma Görevlisi
Deniz Enül -Fotoğraf Sanatçısı
Berker Dalmış -Fotoğraf Sanatçısı
Bulutsuzluk Özlemi
İlkay Akkaya
Deja Vu
Üniversiteler:
İstanbul Teknik Üniversitesi
Yıldız Teknik Üniversitesi
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
İstanbul Teknik Üniversitesi Sinema Kulübü
Anadolu Üniversitesi Sinema Kulübü
Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi
Kocaeli Üniversitesi Sinema Kulübü
Uludağ Üniversitesi Sinema Kulübü
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Sinema Kulübü
Kurumlar:
Sinemacılar Sendikası (Sine-Sen)
İstanbul Kısa Filmciler Derneği
Belgesel Sinemacılar Birliği
Kocaeli Üniversitesi Öğrenci Kulüpler Birliği
Petrol-İş
Danışman Listesi:
Emrah Dönmez -Kurgucu
Zeynep Tül Akbal -Akademisyen
Hasan Akbulut -Akademisyen
Kerim Karagöz -Akademisyen
Ömer Kurtaş -Akademisyen
Ahmet Selamoğlu -Akademisyen
Seray Genç -Sinema Eleştirmeni
Battal Odabaş -Akademisyen
Hüseyin Kuzu -Yönetmen-Akademisyen
Mehmet Zubaroğlu -Sinema Eleştirmeni
Ethem Özgüven -Yönetmen
Mahmut Hamsici -Gazeteci
Thomas Balkenhol -ODTÜ Gisam
Fatin Kanat -Yönetmen, Sinetopya
Güven Kara -Sinematek Derneği, Senaryo Eğitmeni
Sinema Labaratuarı
Ayrıca http://www.genclikfilmlerfestivali.org/ adresinden detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.

haber: Can Cemal KAYA
radikalgenç

Onur Yaser Can – Basın Açıklaması

Onur Yaser, 1982 Ankara doğumlu. Müzisyen, ressam, dalgıç ve ODTÜ mezunu bir mimardı. 2 Haziran 2010 tarihinde İstanbul’da narkotik polislerin CMK 250. madde kapsamında yaptıkları teknik takibe takıldı. ve esrar satın aldığı gerekçesiyle yakalandı. Bizleri tarifsiz acılar içinde bırakan süreç böyle başladı. Yasal zorunluluğa rağmen, yakalandığı ailesine bildirilmedi. Giriş doktor raporu alınmadı. İfadesi savunma avukatı olmadan alındı. Savcının gözaltında tutma kararı olmamasına rağmen, yasadışı bir şekilde nezarette tutuldu, çırılçıplak soyuldu, cinsel tacize maruz bırakıldı, acı içinde bağıran insan sesleri dinletildi, tokatlandı, hakarete uğradı. Polislerin isteği doğrultusunda ifade vermesi ve muhbirlik dayatıldı. Çıkış Doktor Raporu, Yakalama ve Gözaltına Alma Yönetmeliği ve İstanbul Protokolüne aykırı olarak işkence şüphelisi polislerin huzurunda alındı ve yine hiçbir yasal dayanak olmadan tekrar emniyete götürüldü. İfade ve tutanakların bir kopyası kendisine verilmedi. Ertesi gün ‘tarih hatası’ sebebiyle tekrar emniyete çağrıldı. İfadesine ve tutanaklara ekler yapıldı, zor ve tehdit yoluyla imzalatıldı. Günlerce teknik ve fiziki takip altında tutuldu. Avukatının dosyaya ulaşması, gizlilik gerekçesiyle engellenmeye çalışıldı. Yine yasal hiçbir gerekçe olmamasına ve hukuk dışı olmasına karşın 3.kez ifadeye çağrıldı. Onur Yaser, 3. Kez ifadeye gideceğini öğrendiği 23 Haziran 2010’da kendini çırılçıplak bir halde evinin penceresinden attı. Ambulansın geç gelmesi, gittiği ilk hastaneden sevk edilmesi ve ikinci hastanede geç müdahale edilmesi sonucunda onu kaybettik. O’nu kaybettikten hemen bir gün sonra 25 Haziran 2010 tarihinde, O’nun öldüğünü bilmelerine rağmen O’nu yakalayan polisler, O’na zorla imzalattırılan sahte belgelerle bağlı oldukları Cumhuriyet Savcısına İddianame düzenlettirerek hakkında dava açılmasını sağladılar.

Bu 21 günlük süreçte Onur’un ürkekleştiğinin, suskunlaştığının, bozulmuş psikolojisinin, tedirginliğinin tanığıyız. Emniyette yaşadıklarını ise kendisinin bıraktığı, yarım kalmış bir nottan biliyoruz. Yine tanığız ki, Ailesi “Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış İşkence, Görevi Kötüye Kullanma, Cinsel Saldırı“ nedenleri ile polisler hakkında suç duyurusunda bulunduğunda sadece Emniyetin giriş çıkışı, banko önleri ve merdivenlerinde bulunan kameraların, olaydan 1,5 ay sonrasına ait görüntüleri incelendi ve savcılık tarafından takipsizlik kararı verildi. Ailesi avukatları vasıtası ile polisler hakkında verilen takipsizlik kararına itiraz etti. Mahkemenin bu itiraza vereceği cevabı bekliyoruz. Ancak ifadesinin değiştirilmesi sebebiyle iki polis memuru hakkında “Resmi Belgede Sahtecilik” suçlamasıyla dava açıldı. Davanın ikinci duruşması 22 Kasım’ da İstanbul’da görülecek. Acil tıbbi yardım ve müdahale konusunda ise Valiliğin soruşturma açmamaktaki direnme kararına, Ailesi Bölge İdare Mahkemesine avukatları aracılığı ile itiraz etti. İdari Mahkeme, Ailenin itirazını kabul ederek, soruşturma izni verilmesine hükmetti ve dosyayı adli yargıya, Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Bizler bütün bu yaşananlara itiraz ediyoruz. İşkencecilere, koruyucularına, adil ve şeffaf bir hukuki süreci karartanlara, bu oyunu bozacağımızı ve adalet yerini buluncaya kadar bu davaların takipçisi olacağımızı haykırıyoruz. Genç insanların hayatlarına mal olan bu kirli tiyatro karşısında susmak istemeyen herkesi 21 Kasım’ da yapacağımız basın açıklamasına ve sonrasında hep birlikte İstanbul’daki duruşmaya katılmaya davet ediyoruz.

İnsanlık onuru için,

Onur’umuz için,

Adalet için.

Free the Shministim !

İsrail liseli vicdani retçileri düzenli olarak hapse atıyor. Yaşları 16-19 arasındaki gençler işgal altındaki Filistin topraklarında askerlik yapmayı reddediyor, çözüm istiyor.
—–

Raz Bar-David Varon (18): Bu toplumda bir sorumluluğum var. Sorumluluğum reddetmektir.
Tamar Katz (19): Başka toprakları işgal eden, ırkçı bir rejimi daimileştiren, bir tiranlık kurarak milyonları zor koşullar altında yaşatan işgalci bir ordunun parçası olmak istemiyorum.
Yuval Ophir Auron (19): Hiç kimse beni kılıçla yaşamak bizim kaderimizdir sözüne inandıramaz. Savaşın dışında bir başka yol var.
Omer Goldman (19): Ülkem adına işlenen savaş suçlarının parçası olmayı reddediyorum.
Mia Tamarin (19): Daima şiddetin dışında bir yol vardır ve ben de bunu seçiyorum.
Sahar Vardi (18): Filistinli sivillere yönelik zalimce uygulamadan askerler sorumlu.
Udi Nir (19): En temel değerlerimle çelişen işgal için ellerimi ödünç vermeyeceğim.

——

İsrail, işgal altındaki Filistin topraklarında asker olmayı reddeden liseli veya lise mezunu gençleri arka arkaya askeri hapishanelere atıyor. İsrail’in genç vicdani retçileri serbest bırakması için 18 Aralık’ta İnternet’te başlatılan mektup kampanyası sürüyor.
Kampanya, december18th.org adresinde.
Hükümetlerinin Filistin politikalarını reddeden ve çözüm isteyen mektubu imzalayan gençlerin adı, Shministim (12. sınıftakiler). Aralarında bir yıl içinde üç kez, 12, 18 ve 21 günlüğüne hapis cezası verilen, askeri cezaevinde de üniformayı giymediği için ayrıca hücre cezasına çarptırılanlar var.
İsrail Savunma Bakanlığı’na elektronik olarak gönderilen kampanya mektubunda, “Shministim’i ve askeri hizmeti barışçıl biçimde reddetme haklarını destekliyorum. (…) Bu gençler en büyük gelecek umudumuz. Sizi onlara kulak vermeye ve cezalandırmamaya çağırıyorum” deniyor, genç vicdani retçilerin serbest bırakılması isteniyor.
Bir mektupla başlayan hareket
Shministim üyesi gençlerin bu yıl imzaladığı ortak mektup şu sözlerle başlıyor:
“Biz liseli gençler, işgal altındaki topraklarda ve İsrail topraklarında, İsrail’in işgal ve baskı politikalarına karşı çalışacağımızı bildiririz. Dolayısıyla İsrail Savunma Kuvvetleri’nin bizim adımıza gerçekleştirdiği bu eylemlere katılmayı reddediyoruz.
“Reddimiz İsrail devletinin işgal altındaki topraklarda yürüttüğü ayırma, denetim, baskı ve öldürme politikalarına bir protesto. Bu baskının, öldürmenin ve nefrete yönlendirmenin, bizi hiçbir zaman barışa götürmeyeceğini ve demokratik görünen bir toplumun sahip olması gereken bütün temel değerlere aykırı olduğunu anlıyoruz.”
“Ülkemin savaş suçlarını parçası olmayacağım”

Babası İsrail istihbarat teşkilatı Mossad’ın eski tepe yöneticilerinden biri olan Omer Goldman, 19 yaşında genç bir kadın.
Bu yıl iki kez, önce 18 günlüğüne, daha sonra 10 günlüğüne hapis cezası verildi.
Goldman “İçinde olduğum topluma hizmete inanırım, tam da bu yüzden, ülkemin işlediği savaş suçlarının bir parçası olmayı reddediyorum. Şiddet hiçbir çözüm getirmez, ne olursa olsun, şiddete başvurmayacağım” diyor.
Raz Bar-David Varon 18 yaşında. 21 Aralık’ta üçüncü kez hapse atıldı. Hâla askeri cezaevinde.
“Başkasını işgal edecek bir asker olmak için doğmadım; işgale karşı mücadele benim de mücadelem. Bu topluma karşı bir sorumluluğum var; sorumluluğum reddetmek” diyor.
“Irkçı soygun politikasının parçası olmak istemiyorum”
Tamar Katz 19 yaşında bir genç kadın. 2008’de üç kez, toplam 51 gün askeri cezaevine kondu.
“On yıllardır yabancı toprakları işgal eden, bu topraklarda ırkçı bir soygun politikası sürdüren, sivillere zorbalık edip sahte bir güvenlik bahanesiyle milyonlara hayatı dar eden bir işgal ordusunun parçası olmak istemiyorum” diyor.
Udi Nir, 19 yaşında. Shministim’e neden katıldığını şöyle anlatıyor:
“Elimi işgale ve en temel değerlerime –insan hakları demokrasi ve insanın diğer insanlara karşı kişisel sorumluluğu- aykırı olan eylemlere vermeyeceğim.” (TK)

haber: bianet

http://bianet.org/bianet/dunya/111790-israilli-genc-vicdani-retciler-destek-bekliyor