Category Archives: kadın

video: Ben Hep Buradayım – Cumartesi Anneleri 400. Hafta


kayıt: miray.

Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’den bu yana her Cumartesi günü Galatasaray Meydanında oturma eylemleri düzenleyerek, gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.
Arjantin’de cunta yönetiminin zorla yok ettiği çocuklarını bulmak için Plaza Del Mayo meydanında toplanan annelerden esinlenen gruba katılanların sayısı zaman geçtikçe binleri bulmuştur. 13 Mart 1999’da polisin sert müdahaleleri nedeniyle oturma eylemlerine ara veren grup, 31 Ocak 2009’da yeniden biraraya gelmeye başladı.
Kasım 2012 itibariyle 400. buluşmalarını gerçekleştiren ailelerin başlıca talepleri kayıpların devlet arşivlerinde kayıtlı akıbetlerinin açıklanması, faillerin yargılanması, Türk Ceza Kanunu’nda zorla kaybetme suçunun insanlığa karşı suç kapsamında zaman aşımına uğramayacak şekilde düzenlenmesi ve Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Gözaltında Kayıplar Sözleşmesi’ni imzalamasıdır.

cumartesi anneleri

Cumartesi Anneleri 400. Haftaya Çağırıyor

“Siz hiç Cumartesi Annesi oldunuz mu?”
Cumartesi Anneleri/İnsanları 27 Mayıs 1995’ten beri her Cumartesi saat 12.00 kayıp yakınlarının akıbetini sormak için Galatasaray meydanındalar. Yarın, eylemlerinin 400. haftasında yine aynı yerde, aynı taleple oturacaklar.
Cumartesi oturmaları, Emine Ocak’ın oğlu Hasan Ocak’ın 21 Mart 1995’te gözaltına alınması ve 55 gün sonra işkenceyle öldürülmüş bedeninin Kimsesizler Mezarlığı’nda bulunmasıyla başladı.
1995-1999 yıllarında her Cumartesi saat 12:00’de “Kayıplar son bulsun, kayıpların akıbeti açıklansın, kaybedenler bulunsun ve yargılansın” talebiyle Galatasaray lisesi önünde oturdular.
170. haftadan 200. haftaya kadar 30 hafta boyunca polis saldırısına uğradılar. Anneler saçlarından sürüklenerek polis araçlarına bindirildi, toplam 1093 kişi gözaltına alındı.
10 yıllık aradan sonra 31 Ocak 2009’da Cumartesi oturmaları yeniden başladı. Ve kesintisiz olarak devam ediyor.
Kayıp yakınları, yarın bir kez daha saat 12:00’de, “Failler belli, kayıplar nerede?” pankartı önünde birlikte oturmak için herkesi Galatasaray meydanına çağırıyor.

Fotoğraf: Ayça Söylemez / bianet

kadinlarbarisistiyor_video

video: Kadınlar Barış İstiyor

Savaş, gençleri ya öldürür, ya katil yapar.
Savaşa karşı, silahlar sussun, insanlar konuşsun diye.

Bu video 2011 Eylül’ünde kaydedildi, 2012 1 Eylül’ünde ilk kez yayınlanıyor. Gönüllü çevirmenlerin katkılarıyla, yeni görüntülerin de eklenmesi ile birkaç dilde aynı anda tekrar yayınlanması planlanıyor.

çevirmenler: balikbilir@gmail.com adresinden gönüllü olduklarını ve çevirebilecekleri dilleri bildirebilirler.

videoyu yayın, paylaşın ki, sesimiz barış olsun.

tecavuzcunudes

Tecavüzcünü Deş !

İstanbul Sarıyer’de 21 Mart gecesi yol kenarında bekleyen 28 yaşındaki kadının yanında bir otomobil durdu. Araçtaki 25 yaşındaki E.C. ve 18 yaşından küçük olan S.B., kadını evine bırakmayı teklif etti. Kadının otomobile binmesi üzerine alkollü olan 2 genç otomobili tenha bir yere götürürken, kadının eve gitmek istediğini söylemesi üzerine “Sen ne diyorsun öyle gitmek kolay mı?” diyen S.B., kadının ellerini tuttu, E.C.’yse pantolonunu indirdi.

Bu sırada kadın kendini savunabilmek için E.C.’nin dudağını ısırdı. Olay yerinden geçen polis ekibinin, araçtan şüphelenmesi ve genç kadının imdat çığlığını duyması üzerine saldırganlar gözaltına alındı.

Daha önce pek çok davada tecavüz mağdurları “etkin şekilde direnmedikleri” gerekçesiyle tecavüzcüler aklanmışlardı. Mütecavizine karşı “etkin şekilde direnen” kadın ise saldırganın dudağını ısırarak yaralanmasına neden olduğu için 2 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor…

İşte devlet budur… Onun adaleti budur… Onun yasası bunun için
vardır… Devlet seni tecavüzden korumaz. Gerekirse çocuğuna
bakar! Devlet seni korumaz. Çelik korur! Devleti tanıma.
TECAVÜZCÜNÜ DEŞ!

kurtajhaktir

Amerika’da kürtajın kısa tarihi – Prochoice’den Çeviri

Amerika’da, kürtajın yasal hale getirilmesi ve halk sağlığı politikasında önemli bir dönüm noktası olması, 1973 yüksek mahkeme davası Roe v Wade’den de öte bir zaman dilimine gider.

Kürtajın yasal olması
Kürtaj binlerce yıldır gerçekleştirilmektedir ve incelemeler sonucu hemen hemen her toplumda var olduğu görülmüştür. Amerika’ya yerleşen ilk kolonilerle birlikte kürtaj, bu toplumda yasal olmuştur. Anayasada “quickening” (hamileliğin ilk hissedilme dönemi) zamanında kürtaj açıkça ve sıklıkla uygulanılmaktaydı.

Kürtajı yasadışı yapma hamleleri
1880’lerin ortalarında eyaletler kürtajı olanaksız kılmak için yasalar geçirmeye başladı. Kürtaj karşıtı yasaların nedenleri eyaletten eyalete değişmekteydi. Bu nedenlerden bir tanesi yeni gelen göçmenlerin çocuk sayısının, “yerli” Anglo-Sakson kadınların doğum oranından yüksek olmasıydı.

Tıbbi Uygulama
1880’ler boyunca kürtaj dâhil olmak üzere cerrahi işlemler, oldukça riskliydi. Hastaneler yaygın olmadığından ve antiseptikler çok bilinmediğinden ve hatta çok ünlü doktorların bile basit dereceli tıp eğitimleri olduğundan tedavi yöntemleri gelişmiş değildi. Bugünün güncel teknolojisi olmadığından, doğum sırasında anne ve bebek ölüm oranları olağanüstü yüksekti. Kürtajın doğurduğu tehlikeler yasa dışı olmayan diğer cerrahi müdahalelerle aynıydı.

Tıbbi uygulamalarda, bilimsel yöntemler egemen olmaya başladıkça ve enfeksiyonu önlemek için teknoloji geliştikçe, bütün tıbbi bakımlar çok daha güvenli ve etkili oldu. Fakat bu kez, kürtaja ihtiyaç duyan kadınların ellerinde böyle bir seçenek yoktu, tek seçenek yasal olmayan yöntemleri kullanmaktı. Yasal olarak onaylanmış tıp alanları önemli ölçüde gelişmiş olsa da, “merdiven altı” kürtaj oldukça tehlikeli ve çoğu zaman ölümcüldür.

Sağlık Kurumları
Kürtajın yasa dışı olması konusunda gösterilen en büyük tepki, özel haklar yaratmayı hedefleyen doktorlardan gelmişti. Doktorlar onlarla rekabet eden ve muayene ücretlerini düşüren eğitimsiz uygulayıcıların; ebeler, eczacılar ve homeopatlar’ın önünü kesmek istemişlerdi.

Bunu başarmanın en iyi yolu rakiplerin var olmasını sağlayan prosedürleri ortadan kaldırmaktı. Fakat açıkça bunu yapmak yerine, henüz yeni kurulan Amerikan Tıp Birliği (AMA), kürtajın ahlak dışı ve tehlikeli olduğunu belirtmişti. 1910 yılına gelindiğinde bir eyalet hariç, bütün eyaletler, doktor denetiminde kadının hayatına kurtarmak dışında yasaklanmıştı. Bununla birlikte kürtaj sadece uzmanların uygulayabileceği bir şey haline gelmişti.

Merdiven altı Kürtaj
1880’lerde gelen kürtaj yasağıyla birlikte, kürtaj 1973 yılına kadar uygulanmış ve doğum kontrol hakkında bilgi verilmesini ve hizmet dağıtılmasını yasaklayan Comstock yasalarıyla birlikte gelmiştir.

Kürtajın yasaklanması, kürtaj yöntemini kullanan kadınların oranını düşürmemiştir. Roe v Wade davasından önce, yasadışı kürtaj tahminleri yılda 1,2 milyonu göstermekteydi. Kesin kayıtlar tutulmamış olsa bile, 1880 ve 1973 yılları arasında binlerce kadının yasadışı kürtaj yöntemlerinden oldukça zarar gördüğü bilinmektedir.

Birçok kadın kendi kendine yaptığı kürtaj teşebbüslerinden ve ya ilkel ve sağlıksız koşullarda yaptırdığı kürtaj yüzünden ölmüştü. Bu süre boyunca, hastanenin acil servis personelleri yeterince bilgisi ve becerisi olmadan, ölen ya da zarar gören kürtaj mağduru onlarca kadına “tedavi” uygulamaktaydı.

Bazı kadınlar ise özel doktorların yasadışı müdahaleleriyle birlikte, nispeten daha güvenli kürtaj olmuşlardı. Bu uygulama yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar yaygın kalmıştı. Bildirilen kürtaj oranı düşmeye başlamıştı; çünkü doktorlar ve hastane yöneticileri operasyonlarının yasallığı hakkında kuşkuluydu.

Kürtaj Kanunlarının Serbestleşmesi
1967 ve 1973 tarihleri arasında eyaletlerin üçte biri kürtajı yasal hale getirmiştir. Ancak tüm eyaletlerde yasal hale gelmesi ve Amerikalı kadınların kullanabilmesi Roe v Wade davasıyla birlikte mümkün olmuştur.

Roe v Wade Davası
1973’de Roe v Wade Yargıtay kararı, Amerikalı kadınlara iyi eğitimli doktorlar tarafından güvenli ve yasal kürtaj hakkı tanımıştır. Bu da gebelikten kaynaklanan ölüm oranında gözle görülür düşüşe neden olmuştu.

Roe davası Teksas’ta kürtaj yasağından dolayı meydana gelmişti, yasağa göre kadının hayati tehlikesi olmadıkça kürtaj yasaktı. O dönemde diğer eyaletlerde de durum aynıydı. Ve bu yasa birçok kadını yasadışı, “merdiven altı” kürtaja başvurmak zorunda bırakıyordu.

Jane Roe, 21 yaşında hamile bir kadın olarak, yasal ve güvenli bir şekilde kürtaj hizmeti isteyen bütün kadınları temsil etmekteydi. Henry Wade ise Teksas başsavcısı olarak, kürtajın yasadışı olmasını savunmaktaydı.

Bu davayı duyduktan sonra, Yüksek Mahkeme bu yasayı değiştirdi ve yeni yasaya göre eyaletin herhangi bir etkisi olmadan, çocuğu doğurma ya da aldırma kararı sadece kadınların oldu.

Roe v. Wade davasından sonra
Yeni yasa oldukça tepkileri ikiye bölmüştür. Yasal kürtajı destekleyenler oldukça sevindi ve bunu eşitlik savaşının ilk raundu olarak gördüler. Ancak bir kesimde mahkemenin bu kararına oldukça tepkiliydi. Yasal kürtaja karşı gelenler bu yasanın etkilerini azaltmak için ve eyaletin ya da devletin kürtaja bütçe ayırmaması için birçok müdahale gerçekleştirmişlerdi.

Bir kısım ise kürtajın uygulandığı klinikleri hedef almıştı ve birçok karşı eylemlilik gerçekleştirmişlerdi; bunlar kürtaj kliniklerinin önünde gösteri yapmak, kliniğe maddi zarar vermek, kliniğe girenleri taciz etmek ve kliniğe erişimi engellemek vs.

Zaman geçtikçe, kürtaj karşıtı eylemliliklerin şiddeti artmıştır. Bu sefer klinik bombalamak, fiziksel saldırılarda bulunmak, kürtaj yapan doktorları tehdit etmek ve kürtaj hakkını kullanan kadınlara karşı düşmanca yöntemleri kullanmak gibi yöntemlere başvurmuşlardır.

Roe v Wade’in geri çekilmesi
Başlangıçta bu dava sayesinde anayasal uygunluk sağlandı ve kürtaj bir hak olarak görüldü fakat son yıllarda Yargıtay kürtaj konusunda gittikçe daha fazla kısıtlama getirmişti.

Örneğin,1992 yılında Aile Planlaması v Casey davasıyla birlikte, Anayasa Mahkemesi eyaletlere kürtaj ile ilgili sınırlama yapabilme yetkisi vermişti. Kürtaj hakkını kullanmak isteyen kadınların önüne her geçen gün yeni bir engel konulmaktaydı.

Birçok eyalet, ebeveynden izin alma, eşinden izin alma, zorunlu bekleme süresi ve ön yargılı danışmanlık gibi kısıtlamalar koymuştu. Bu da kadının bedeni üzerinde söz hakkını yok etmiştir.

1821: Connecticut eyaletinde “quickening” adı verilen hamileliğin ilk periyodundan sonraki dönemler için hamileliği kısıtlayan ilk yasa çıktı.

1860: Yirmi eyalette kürtajı sınırlayan yasalar çıktı.

1965: Griswold v Connecticut, Yargıtay kararıyla evli insanlara bilgi ve uygulama konusunda ya da doğum kontrolü ve tıbbi destek konusunda verilen destek geri alındı.

1967: Colorado kürtaj yasalarına özgürlük getiren ilk eyalet oldu.

1970: Alaska, Hawaii, New York ve Washington kürtaj yasalarına iyileştirme yapıldı böylece kürtaj kadının ya da doktorun isteğiyle kürtaj yapılabilir hale geldi.

1972: Eisenstadt v. Baird, Yargıtay kararıyla evli olmayan çiftlerin doğum kontrol yöntemlerine başvurabilmeleri yasal hale gelmiştir.

1973: Roe v. Wade, Yargıtay kanunu ile eyaletlerin kürtajı yasak hale getiren kararlar değişti.

1976: Meclis ilk Hyde kanunu düzenlemelerini yaptı böylece düşük gelirli kadınlara kürtaj konusunda yardımda bulunan federal sağlık fonunun kullanımında kısıtlamalar getirildi.

1977: Hyde kanununda yeni bir düzenleme yapıldı, bu düzenleme ile tecavüz, ensest ilişki ya da kadının fiziksel sağlığına ciddi ve uzun vadeli zarar verecek durumlar dışında sağlık fonunun kullanılması yasaklandı.

1991: Rust v. Sullivan davası ile 1988 “gag“ kuralı anayasada onandı bu da kliniklerde çalışan doktorların ve tıp çalışanlarının kürtaj konusunda hastalara bilgi verilmesi ve sevk etme hizmetiyle aldıkları federal fon desteğini yok etmiştir.

1992: Pensilvanya v. Casey aile planlaması fetüsün harekete başlama evresinde önce kadının kürtaj olma hakkını veren Roe kurallarını tasdik ettik fakat kürtaj arayışındaki kadının üzerine aşırı yük empoze etmedikçe eyaletlerin kürtaja kısıtlamalar getirebilme hakkı tanınmıştır.

1994: Dr. David Gunn’ın öldürülmesine tepki olarak Kliniğe Girişlere Erişim Özgürlüğü (FACE) yasası büyük çoğunluk tarafından onaylandı ve meclisten geçti. Face yasası bir kişinin doğum hizmeti almasını engelleyecek her türlü zorlama, güç kullanımı ve fiziksel baskıyı yasaklamaktaydı. Yasa aynı zamanda kanuna karşı gelenlere hem cezai hem hukuki ceza vermektedir.

2000: Stenberg v. Carhart dava sonucuna göre Nebraka tüzüğünün “kısmi doğum kürtajı”nı yasaklamasını iki bağımsız nedenle anayasaya aykırı bulmaktadır ilki kadın sağlığını koruyacak istisna ilkelerin mevcut olmaması ve diğeri de hamileliğin ikinci evresindeki kürtajı yasaklayan prosedürlerin çok geniş olması ve bunun kadın üzerinde aşırı bir yük yaratmasıydı. Bu da 31 eyaletten 29undaki eyalet çapındaki benzer yasakları etkisiz hale getiriyordu.

2000: Gıda ve İlaç Dairesi çok erken gebelik için kürtaj da bir seçenek olan Mifepriston (ru-486) adlı ilacı onaylar.

2003: Kürtaj işlemleri üzerinde federal bir yasak Meclis tarafından onaylanır ve Başkan Bush tarafından kanun haline getirilip imzalanmıştır. Ulusal Kürtaj Federasyonu hukuki yol olarak mahkemeye başvurmuştur ve yasanın uygulanmasını engellemek konusunda başarılı olmuştur.

2004: Naf federal kürtaj yasağına karşı davayı kazanmıştır. Adalet Bakanlığı kürtaj yasağına karşı 3 karşı dava ile temyiz kararını onamıştır.

[prochoice.org’daki İngilizce orijinalinden Nida Akceviz tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Kaynak: sendika.org

Onur Yürüyüşü – 2012 / ODTÜ

[nggallery id=2]

“TEKRAR HAYKIRIYORUZ!

HOMOFOBİK VE TRANSFOBİK ODTÜ YÖNETİMİNE, ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜMÜZE EL UZATAN KÜLTÜR İŞLERİNE SESLENİYORUZ!

BİZLER HOMOFOBİK ve TRANSFOBİK BİR KAMPÜS İSTEMİYORUZ!

ODTÜ özgürlük isteyen HOMOFOBİ ve TRANSFOBİ karşıtlarıyla buluşacak!

Özgürlük şarkılarımızı bizi ısrarla duymayanlara karşı tekrar hep birlikte söyleyeceğiz! Öğrencisinden “brain”i esirgemeyen ODTÜ Yönetimi’ne “Hormonlu Domates”ini takdim edeceğiz. “I Brain ODTÜ” diyemiyoruz, üzgünüz, ama “I HormonluDomates ODTÜ” olarak düzeltiyoruz. Çünkü buradayız ve tekrarlıyoruz, homofobik ve transfobik bir kampüs istemiyoruz.

LGBT bireylere yönelik ayrımcılığa, nefret söylemi ve cinayetlerine, faşizme, cinsiyetçiliğe, ataerke, homofobiye, transfobiye, bifobiye karşı bizlerle birlikte yürümek, hak taleplerimizi birlikte yükseltmek için eşitlik ve özgürlüklerden yana olan herkesi 11 MAYIS Cuma günü, saat 18.00′de buluşma noktası olan KÜLTÜR VE KONGRE MERKEZİ (Caz Sahnesi) önüne bekliyoruz!

ONURLA NEYİ KASTEDİYORUZ?

Onur, LGBT’lerin, yani lezbiyen, gey, biseksüel ve trans bireylerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerinden onur duymaları anlamına gelir. Tarih boyunca LGBT’leri kontrol etmek ve ezmek için kullanılan “utanç” kavramının zıddıdır. “Kimliklerimizden utanç değil, aksine onur duyuyoruz” demenin bir yolu, bir olumlamadır.

ONUR ETKİNLİKLERİNİN ÇIKIŞ NOKTASI

Peki, nereden çıktı bu kutlama? Neyi kutluyoruz? Bu aslında bir yıldönümü. Üstelik bu yıl kırkıncısını kutladığımız bir yıldönümü. Tam kırk yıl önce 26 Haziran 1969’da trans, biseksüel, lezbiyen ve gey arkadaşlarımız, New York’ta Stonewall Inn adlı LGBT barında, uğradıkları haksızlıklara topluca karşı çıktılar. Polisin ve toplumun baskılarına daha fazla sessiz kalamadılar ve polis şiddetine karşı durdular ve polisi durdurdular. İlerleyen günlerde barın bulunduğu sokak, şehrin dört bir yanından gelen LGBT’lerle dolup taştı. Bu, artık bir şeylerin eskisi gibi olmayacağının göstergesiydi. Sembolik olarak o gün o sokakta başlayan mücadele, bugün dünyanın dört bir yanında hâlâ devam ediyor kırk yıldır.

Bugün “Batı” ülkelerindeki kutlamalardaki çoğu insan, ne yazık ki neyin yıldönümünü kutladıklarını bilmiyor. Batı’daki büyük kentlerdeki büyük onur etkinlikleri, mücadele eden örgütlerin katılımı olsa da, çoğunlukla büyük yerel ve çokuluslu şirketlerin LGBT müşteri kitlesine reklâm aracı olarak kullandığı, hatta bazı ikiyüzlü politikacıların LGBT seçmenlerine şirin gözükmek için boy gösterdiği, ticari bir etkinliğe, bir büyük partiye dönüşmüş durumda. Öte yandan Türkiye’de çoğumuz için hâlâ belki bazen çekinerek ama heyecanla “ben buradayım” demenin en önemli fırsatlarından biri. Pek çok eski Sovyet ya da Doğu Bloğu ülkesinde ise çoğu zaman saldırılara maruz kalan, bazen gerçekleştirilemeyen, ama denenmesi bile mücadelenin önemli bir ayağı olan bir etkinlik, onur etkinliği.”

Orospu Manifestosu

joferman.com adlı internet sitesinde yayımlanan Orospu Manifestosu, orospuların karakteristik ve fiziksel özelliklerini, ezber bozan feminist bir bakış açısıyla kaleme aldı.  Umut Saim Balkır çevirdi.

OROSPU MANİFESTOSU

…erkek insanoğlu olarak tanımlanıyor, kadınsa feminen bir varlık. Ne zaman insansı davranışlar, tepkiler verse erkekliğe özenmekle itham ediliyor…

Simone de Beauvoir

BITCH (OROSPU) henüz varolmayan bir organizasyondur. İsim bir akronim (birkaç kelimeden oluşan bir ismin başharflerinin kullanıldığı kısaltma) değildir. Kulağa nasıl geliyorsa öyle kullanılmaktadır.

BITCH (OROSPU) orospulardan oluşmaktadır. Orospu için bir çok tanımlama vardır. En övgü dolu tanımlama dişi köpektir. Aynı zamanda homo sapiens (düşünen insan) olan orospulara karşı yapılan tanımlamalar nadiren objektiftir. Tanımlamalar kişiden kişiye değişmekte ve tanımı yapan kişinin kendisini ne denli orospu gördüğüyle doğru orantılı olarak güçlenmektedir. Herhalukarda orospunun hep bir kadın, bir köpek yada öteki olduğu konusunda herkes hemfikirdir.

Aynı şekilde bir orospunun genelde agresif olduğu, bu nedenle de feminen olmadığı konusunda da hemfikirizdir(öhö). Seksi olabilir; ki seksiyse orospu bir tanrıçaya dönüşür, ancak bu durum şu anda bizi ilgilendirmemektedir. Çünkü asla “gerçek kadın” olmaz.

Orospular aşağıda belirtilen karakteristik özelliklerin bazılarına yada hepsine sahiptirler.

1)    Kişilik: Orospular agresif, iddialı, hükmetmeyi seven, küstah, iradeli, inatçı, düşmanca tavırlara sahip olan, dolaysız, duygusuz, dürüst, uygunsuz, kalan derili, taş kafalı, ahlaksız, kesin fikirli, yetkin, hırslı, itilmiş, ağzı kalabalık, özgürlükçü, düşkün, dediğim dedik, titiz, çıkarcı, egoist, kullanılmış, başarılı, ezici, korkutucu, ihtiraslı, zorlu, cırtlak, erkek gibi, gürültücü, fırtınalıdırlar. Daha bir çok şey olabilir. Bir orospu pisikolojik olarak içinde bir çok boşluk barındırır. Bilirsinki herzaman ortalıklardadır. Kimseden bir bok almaz. Onu sevmeyebilirsin ama yok sayamazsın.

2)    Fiziksel: Orospular büyük, uzun, güçlü, geniş, yüksek sesli, saygısız, kaba, beceriksiz, hödük, yayılmaya müsait, rahatsız edici ve çirkindirler.  Orospular, bir kadın olmasından dolayı sınırlandırılmış, baskı görmüş ve kibar davranışlar sergilemek zorunda kalmış hemcinslerinin aksine vücutlarını özgürce hareket ettirirler. Merdivenleri üçer beşer çıkar, yürüdüklerinde uzun adımlar atar ve oturduklarında bacaklarını nereye koydukları konusunda endişe etmezler. Sesleri yüksek çıkar ve genelde kullanırlar. Orospular tatlı değildir.

3)    Yönelim: Orospular karakterlerini katı bir şekilde ve direkt olarak kendilerinden ve yaptıklarından oluştururlar.Bir kişiyle yada organizasyonla ilişkiye girebilir ama asla biriyle yada birşeyle evlenmez; bir erkekle, bir yuvayla yada bir organizasyonla. Böylece orospular günü gününe, oradan buraya yada o kişiden bu kişiye göre yaşamaktansa kendi hayatlarını planlamayı tercih ederler. Bağımsız yaratıklardır ve lanetolası çok istedikleri herşeyi yapabilme yeteneğine sahip olduklarına inanırlar. Eğer yollarına birşey çıkarsa; tabi bu orospu olma nedenleri. Eğer profesyönel olarak bir sapma şansı olursa bir kariyer yapabilmek için çok çabalarlar ve hiç kimseyle yarışmaktan, mücadele etmekten çekinmezler. Profesyönel olarak bir sapma yapamadıklarındaysa kişisel ifade ve kişisel gerçeklik için çabalarlar. Ne yaparlarsa yapsınlar aktif bir rol almak isterler ve bu dominant tavırları dışarıdan sezilir. Bir çok kez, varolması büyük ve yaratıcı bir güce bağımlı dominant rolleri kendi durumları buna müsait değilken başka insanları etkileme amacıyla kullanırlar. Sıklıkla bir erkek tarafından yapılması doğal karşılanan şeyi yaptıklarında yönlendirici olmakla itham edilirler.

Gerçek bir orospu “kendi” olma konusunda azimlidir ancak orospu terimi genelde fazla ayırım yapılmadan kullanılır. Bu terim kadının özgüvenini azaltmak için, erkek tarafından yaratılıp kadın tarafından benimsenmiştir. Örnek olarak “İBNE” teriminin (çevirmen notu: burada geçen “rigger” kelimesinin karşılığını bulamadığım için “ibne”yi kullanmayı doğru buldum) kullanılması gibi orospu da, toplumsal olarak kabul gören davranışların konforunu bilmeyen bir kitlenin izolasyonu ve itibarının sarsılmasını sağlamaktadır.

BITCH (OROSPU) bu terimi negatif olarak kullanmaz. Bir kadın orospu olduğunu söylemekten gurur duymalıdır çünkü orospu güzeldir. Bu bir tür kendini doğrulama yoludur, başkalarının gözünde inkar edilme değildir. Herkes orospu olarak sınıflandırılamaz. Sözü geçen üç niteliğe sahip olma zorunluluğu olmadan ama diğer ikisinde son derece azimli ve biraz çatlak bir kişi için de orospu olduğu düşünülebilir. Eğer bir kadın bu niteliklerin üçünden de tam not alıyorsa, yada en azından büyük kısmında başarılıysa o zaman o kadın BITCH’in orospularındandır. Sadece Süperorospular bu üç kategorinin tümünü barındırırlar ve çok az sayıdadırlar. Çoğu toplumda uzun süre varlık gösteremez.

Bütün orospuların en belirgin karakteristik özelliği cinsel rollerinin gerektirdiği düşünülen davranışlar konseptini kaba bir şekilde bozmalarıdır. Farklı şekillerde bozarlar ama hepsi bir şekilde ırzına geçer. Orospuların ötekine yönelttiği davranışlar, hedef konumlandırmaları, kişisel stilleri, giyim tarzları ve vücutlarını elealışları onları sarsar ve kolay olmadıkları hissini uyandırır. Çevrede bir orospu bulunduğunda insanlar bilinçli yada bilinçsiz olarak rahatsız hissederler. Sapkın olduklarını düşünürler. Tarzlarını rahatsız edici bulurlar. Böylece orospu olduğu için acıdıkları bu insanlara ucuz bir yafta yapıştırıp, onları ezilmiş kadınlar olarak tanımlarlar. Hakları yenmiş olabilir ama bunun neden olduğu sonuç sosyal yaşamı etkiler, seksüel hayatı değil.

Orospularda rahatsız edici olan hem erkek hem dişi olmalarıdır (erdişi). Geleneksel olarak erkeksi kabul edilecek davranışları kendi içinde bir araya getirir. Bir orospu kördür, dolaysızdır, gururludur. Zaman zaman da egoisttir. O dürüst olmayan, şirin ve gizemli olan “evrensel kadınlığa” sevgi beslemez. O, kadın için doğal kabul edilen vekaleten yaşama fikrine tepeden bakar çünkü kendi hayatını kendi gibi yaşamak ister.

Toplumumuz insanlığı erkeklik,  kadınlığı erkeklikten geriye kalan şeyler olarak görüyor. Bu şekilde bir kadın yanlızca bir erkeğe vekaleten varolup hayatını yaşayabiliyor. Yaşayabilmesi için bir kadın bir erkeğe hizmet etmeli, onurlandırmalı ve itaat etmeli, bunun  karşılığı olarak alabileceği ise gölgeden ibaret bir hayat.

Orospular birine hizmet etmeyi, onurlandırmayı ve itaat etmeyi reddederler. Onlar tümüyle işler durumda bir insan olmayı isterler, sadece bir gölge olmayı değil. Hem kadın, hem insan olmak isterler, bu onları sosyal olarak çelişkili insanlar yapar. Sadece varlıkları bile bir kadının hayatının bir erkekle olan ilişkisine bağlı bulunması ve bir çocuk gibi devamlı olarak birinin himayesine ihtiyaç duyması fikrinin aksini ispatlamaya yeter.

Bu nedenle bir orospu, eğer ciddiye alınırsa kadını köleleştiren sosyal yapı ve onların konumlandırıldıkları yerden ayrılmamalarını sağlayan sosyal değerler açısından tehlike teşkil eder. Şuna şahitlik ederler ki kadınların boyunduruk altında olmaları gerekli değildir ve tüm sosyal sistemin doğruluğu konusunda şüpheler uyanmaktadır. Bir tehlike olarak görülmelerinden ötürü ciddi bir sosyal konumda görülmezler. Bunun yerine sapkın olarak toplumdan defedilirler. Erkek, onlar için kısmen insan olarak görüldükleri ama gerçek kadın olamadıkları bir sınıf oluşturur.Onu insansı bir varlık olarak kavramlaştırmalarına karşı seksüel bir varlık olarak ilişkilendiremez ve kabul edemezler. Kadınlar kdın olduklarını unutamadıkları için bu konuda daha çok korkutulurlar. Kadınlar orospularla yakınen ilişkilendirilmekten acayip korkarlar. Onların, gıpta ettikleri zincirlerinin sağladığı güven duygusuna meydan okuyan özgürlükleri ve bağımsızlıkları vardır. Orospu gerçeğiyle ne bir kadın ne de erkek yüzleşebilir. Çünkü bu yüzleşme onların kendi ahlaksızlıklarıyla yüzleşmeleridir. Bu yüzden o tehlikelidir. Bu nedenle onu bir ucube olarak görüp çevrelerinden uzaklaştırırlar.

Bu durum bir kadın olarak şahsi prangasının köklerini işaret eder. Orospular sadece birer kadın oldukları için değil, kadın gibi olmadıkları için de baskı görürler. Kadınsı olmak yerine öncelikle insansı olmayı tercih ettiği için, sosyal baskıları kabullenmeyip önce kendine dürüst olduğu için orospu aykırı bir kişilik geliştirir ve olgunlaşır. Tıpkı genç kızlar gibi kabul edilmiş seks rollerinin limitlerini ihlal ederler. Diğer kadınlarla bir tutulmazlar ve çok azı ona rol model olabilecek yetişkin bir orospuya sahip olacak kadar şanslıdır. Kendi yollarını oluşturmak ve haritada yeralmayan seferin bahşettiği gizli tehlikelerle belirsizliğe ve özgürlüğe ulaşmalıdır.

Orospular toplumun kadına verdiği sert cezalar karşısında güçlü olup ayakta kalmanın timsalidir. Genç kızların akılları yardımcı-anne rolü dışında kadınların erkeklerden daha az değerli olmasını mantıklı bulmaz. Onlar evliliğin kadına getirdiği köleliği asla özümseyemediklerini söylerler. Bunun yanında bazı orospular da genelleşmiş sosyal baskılara ilgisiz kalır, bazılarıysa inatçı bir direnç geliştirirler. Bazı davranışlar zaman içinde hoşgörülürse bir kısmı yüzeysel bir kadınsılık takınır, erkek gibi kız olurlar (Çevirmen Notu: burada  “kız oğalan kız” yada “erkek fatma” gibi terimleri “tomboy”un karşılığı olarak kullanabilirdim, ama içim el vermedi… karar sizin…) Orospular tüm ruhları ve akıllarıyla yababileceklerinin ve olabileceklerinin limiti olması konforunu tümüyle reddederler. Onlar arzuları ve yönelimlerine hiç bir mecburiyet, sınırlama getirmezler.

Bu direnç onları tekrar tekrar mahkum eder. Onlar boşverilir, küçümsenir, alay edilir, haklarında dedikodu yapılır, yüzlerine gülünür ve toplumdan sürülürler. Tomlum kadınları köleliğe iter sonrada köle gibi davranıyor diye eleştirir. Bu son derece ustaca uygulanmaktadır. Çok az kişi seksüel rollerini istendiği gibi oynamadıkları için onlardan hoşlanmıyor olmasını direkt söyleyebilir.

Aslında çok azı orospulardan hoşlanmama nedeninden emindir. Gerçeğin yapısallığına tecavüz ederek yapının kendini bozduklarını anlayamadılar. Çocukluk döneminde bazı kızlar bir şekilde uyumsuzdu ve onlar eğlenmek için iyi birer objeydiler. Çok azı bu hoşlanmama olgusunun kökenleri konusunda bilinçlidir. Sonuçlarıyla da hiç yüzleşilmedi zaten. Eğer tümüyle konuşulmuş ve çözümlenmiş olsaydı sadece bir genç kızın arkasından söylenmiş kötü niyetli bir söz olarak kalacaktı. Orospular onlarda bir sorun olduğu düşünülsün, hissedilsin diye varedildi, kişisel bir sorun…

Bu günah keçisi oyununda özellikle ergenlik dönemindeki genç kızlar kötü durumdadır. Kızlar için toplumun uygun gördüğü ödülü kazanmak adına (yani erkeğini) tamamlamak zorunda olduğu en zorlu sınav dönemidir. Kadınlıklarını ispat etmeli yada toplum tarafından reddedildiğini kabullenmelidir. Kendilerine olan güvenleri yok denecek kadar azdır ve bu sürecin oluşturduğu belirsizliği göğüslemek zorundadır. Onlar bu yarışmada en sert olanlardır hatta bu sınavı tamamlamakta zorluk çekenlere, gerileyenlere son derece acımasız ve serttirler. Onların kaygılarını taşımayan, erkekleri etkileme sanatının etkinliğine dahil olmayan yaşıtları en sosyal olan gruptan dışlanır. Eğer daha önce farketmediyse, bir orospu bu süreçte farklı olduğunu keşfeder.

Yaşlandıkça neden farklı olduğunu daha iyi anlar. Bir orospu iş almaya başladığında yada bir organizasyonda yer aldığında nadiren söz dinleyip yerinde oturma konusunda hoşnut olurlar. Bir orospu kendi aklına sahiptir ve onu kullanmak ister. Yükselmek, yaratıcılığını kullanabilmek ve sorumluluk almak ister. Yetenekli olduğunu bilir ve bu yeteneği kullanmak ister. Erkeğe boyun eğmeyerek çalışma durumunu kişisel başarısı sayar.

Seksüelite’nin sert tuğla duvarıyla tanıştığında itaatkar yaklaşmaz. O duvara, onun için tanımlanan yardımcı rolü kabul etmediğinden kafa atacaktır. Bazen kendi yolu üzerinde de bu duvarla çarpışabilir. Yada bir gedik bulup kendine bir kaçış deliği oluşturmak için marifetini gösterebilir, olmadı kendi gücüyle bir çıkış yolu yaratır. Yada onunla yarışanlardan on kat daha iyidir. Aynı zamanda beklentisinin altında olanı da kabul eder. Basit seks algısı doğrultusun daha aşağı bir seviyede konumlanmaktan henüz kaçamadığı için tıpkı öteki kadınlar gibi hevesi kursağında kalır. “Tahtın sahibi olmak” tanımlamasıyla gelen sınıflandırmayı gerçekte hiç istememesine karşın, genellikle tahtın ardındaki güç olma durumunu benimser; ki içinde asıl gücün kendinde olduğu bilgisi saklıdır. Bir orospu, hayatı boyunca hem kadın olma hem de gerçek bir kadın olmama durumunu yaşamak zorunda bırakıldığından, hayatında başardıklarını sıradan bir kadının elde edemeyeceğini düşünür. Çoğu zaman fazlasıyla olgunlaşmış bir orospu üstün taraflarını kabul etmeyerek kendini küçümser. Kendini düşük seviyede yada orta karar görür; ona göre kendi yapabiliyorsa herkes yapabilirdir.

Ebeveynler gibi orospular da, içinde rahat hissettikleri sokaklarda feminen rollerini öğrenmiş olabilirler. Bu bilhassa fiziksel olarak orospu olan kadınlar için doğrudur. Akılları gibi bedenlerinide özgür bırakmak, fiziksel hareketleri kısıtlama yada insanlar rahatsız olmasın diye soyundukları roller için harcanan efora hayıflanırlar. Çünkü onlardan fiziksel olarak beklenen seks rollerini çiğneyebilir ancak pisikolojik ve entellektüel açıdan bu denli özgür olamazlar. Normlardan biraz sapma belki tolere edilebilir ancak fazlası tehlikelidir. Bir kadın gibi düşünmemek, kulağa kadınsı gelen düşünceler üretmemek yada kadın davranışları sergilememek bile yeterince kötüdür. Ayrıca kadın gibi görünmemek, “o” gibi hareket etmemek yada kadın gibi rol yapmamak renksizliğin de ötesinde algılanmaktadır. Bizim toplumumuz insan çeşitliliği sıkalasında katı, hoşgörüsüz sınırları içinde yer alır. Bazı kadınlar fiziksel özellikleriyle tanımlanır. Bu sınırları aşmamış olanlar, aşmış olanlara nazaran daha özgür olurlar. Sınırları kabullenen orospuların gıpta ettiği bu diğerleri, davranışları yaygınlaşmasın diye şiddet ve baskı görürler. Bu tip orospular tekrar tekrar şiddet görürler çünkü toplumdan sapmış oldukları çok aşikardır. Ama bu durumun telafisi büyük orospu olarak, küçük orospulara nazaran daha az zorlanıp daha çok kazanmaları ve ciddiye alınmalarıdır. Bir kadın olarak ızdıraplarının kaynağı aynı zamanda güçlerinin kaynağıdır.

Olgunlaşma sürecinde bütün orospuların giydiği bu ateşten gömlek ya onları vareder yada parçalar, kırar. Onlar doğalarının gerektirdiği gibi olmak yada sosyal olarak kabul görmekten oluşan iki uç arasına gerilmiş bir bağ gibidirler. Onlar duygulu ve hassas insanlardır ama bu hassasiyetten dünyanın geri kalanı haberdar değildir. Çoğunlukla dış ortamlarda onları koruyan kalın bir nasır tabakası geliştirdikleri için sert ve acımasız görünürler. Bu özellikle, zorla izole edilmiş hayatlar yaşayan orospularda, değiştirilmemek ve yok edilmemek için vardır. Benzer kişiliklerle büyüyen, anlayışlı aile bireylerine sahip, bir veya iki rol model gözlemleyebilmiş şanslı orospularsa, orospu olmanın bazı kötü yanlarından sakınabilirler. Oldukları kişi için cezalandırılmaya tahammül edebilir ve farklılıklarını özgüvenin getirdiği huzurla kabullenebilirler.

Kendi yolunu tek başına çizen bu insanlar belirsiz bir patika yolda ilerlemektedir. Bazıları sonunda anlar ki sorunları rahat olmayışları değildir, kendileri o rahatlık ve konforu istememektedirler. Bunu anladıklarında aynı zamanda kendileriyle ilgili bir sorun olmadığını, sadece içinde yaşadıkları toplum yapısının onlara uymadığını anlarlar. Bir çoğu sonunda kendini bu katı sosyal çevreden izole eder. Hernasılsa bu durumun getirdiği bir ödül vardır. Tedbirli ve bilinçli davranana kadar, kızkardeşlerinin de yardımı olmadan, sırf sergiledikleri bu davranışlar nedeniyle kibirle ödüllendirilirler. Orospular o kadar sertleşir ve o kadar hissizleşir ki insan olmalarına dair son izlerde çok derin bir yerlere gömülür yada tümüyle yok edilir.

Bütün orospular yapmaz bunu. Nasırlarından dolayı hassaslaşanlarda olur. Güven duymak yerine reddetmek için sağlıksız bir aşırı duyarlılık geliştirirler. Görünüşte dışarıya karşı sert dururlar, içlerindeyse bir hayat boyu ayakta durma zorunluluğunda kamçılanan et ve kemikten oluşurlar. Bunlar gitgide kötüleşen orospulardır. Onlar omuzlarında hep bir yükle ortalıkta gezinir ve gücünü hiçde yapıcı olmayan kin ve nefret adına kullanırlar. Bu tür orospular çok çirkin ve kötü olabilirler çünkü kimseye güvenemezler. Güçlerini yapıcı olmak için kullanmayı bir türlü öğrenemezler.

İnsan olarak sakat bırakılmış orospular öfkelerini başka insanlar üzerine, genellikle de kadınlar üzerine yöneltirler. Bu durum kadınların kendilerini ve diğer kadınları toplumun çizdiği sınırların içinde tutmasına iyi bir örnektir. Orospular kendine ve bir grup kadına karşı nefret duyan, orospu olmayan kadınlardan daha az suçlu değildir. Her ikisi de en kötü ızdıraba maruz kalır ve bunun devamlılığını sağlar. Bütün orospular günah keçisidir ve bir psikolojik zırh oluşturup kendini koruyamayanlar tepeden bakanların hedefi olur. Bir kitle olarak orospular, tıpkı kadınların bütün bir toplum tarafından korkutulduğu gibi o kadınlar tarafından korkutulur. Onların alanlarından faydalanır onlarla dedikodu yaparlar ama başka yerde kabul görmez ve aşağılanırlar. Geleneksel kadın sınıflandırması için tehdit ama aynı zamanda bir kadının üstün hissetmesini sağlayan bir dış grup olarak algılanırlar. Birçok kadın hem kıskanır orospuları hem de onlardan daha iyi olduklarını düşünür. Bir yandan onlar kadar agresif ve erkeksi yaratıklar olmamalarından dolayı rahat, bir yandan da onlar için çok değerli olan erkeklerin daha özgür, daha iddialı ve daha özgür bulmalarından dolayı kadına tercih ettikleri orospulara karşı sinsi bir şüphecilikle yaklaşırlar.

Oraspularsa aynı nedenle öteki kadınları çok kafaya takmazlar. Kadınları beğenmeyerek olgunlaşırlar. Onlarla bağlantı kuramaz, onlarla bir tanımlanmaz, onlarla ortak hiçbir şeye sahip olamazlar. Diğer kadınların onlarla alakalarının olmaması yönünde bir normları vardır. Bu nedenle orospular da kadınları reddeder. Orospuların, orospu olmayanlar tarafından küçümsenmesini engelleyen nedenlerden birisi budur. Böylelikle ilk kim yaparsa kazanır oyunu başlar. Birçok kadın bu boktan duruma hizmet ederken orospular biraz dişini sıkarsa en azından küçük bir kısmı bu durumun nedenlerini anlamayı sağlayacak politik bilince ulaşabilir. Orospular kadınlar tarafından mağdur edilmektedir diyebilirdik eğer erkeklerin altında topyekun ezilmeseler ve kendileri için duydukları nefret bu kadar büyük olmasaydı.

Aynı zamanda orospular kadınların yakınındayken rahat edemezler çünkü çoğu zaman psikolojik akranları kadınlar değil erkeklerdir. Orospular özellikle pasif insanlar sınıfına girmez. Bu sınıftakiler bir şeyler kırmaya korkarlar. Kadınlara genel olarak pasif olmaları öğretilmiştir, öyle olmasalar da öyle görünmeye çalışırlar. Bir orospu pasif değildir ve bu rolü kıvıramaz. Ama çoğu zaman baskın tür olarak algılanmakta istemezler çünkü doğal olarak birinin bir başkası üstünde güç kullanmasından hoşlanmaz ya da erkeksi görünmek istemezler. Böylece orospular sadece güçlü olduğunu bildiği diğer akranları yanında rahat edebilir ama doğaları gereği pasif olmayan karakterleriyle bulunurlar. Bu erkekler arasındaki ilişkide, kadınlara nazaran daha sık karşılaşılan bir davranış biçimidir. Ancak en yakın akran ilişkisi kendine karşı hala kin duyan ve bundan henüz pes etmemiş orospular arasında bulunmaktadır. Bu meselede aynı durumu yaşayan akranları onun hala yanında rol yapmak zorunda olmadığı tek insan grubudur. Bir orospu sadece diğer orospuların yanında gerçekten özgürdür.

Bu anlar nadiren oluşur. Çoğu zaman bu orospular psikolojik olarak izole durumda kalırlar. Kadın ve erkekler onlardan öyle çok korkarlar ki orospuların gerçek kişiliklerini savunması, koruması gereken sert bir tavır takınırlar. Orospular güvenmesi gereken çok az sayıda kişi için çok şüphecidirler çünkü çoğunlukla bu güven duydukları kişilerin duyguları sahte çıkar. Ama yalnız kalmanın getirdiği bir güç vardır; izole yaşamaları, sert ve kaba olmaları diğer kadınların sahip olmadığı birer nimettir. Orospular bu toplumun içinde bilinmeyeninde bilinmeyeni kahramanlardır. Onlar birer piyon, öncü birlik, birer mızrak başıdır. Bu isteseler de, istemeseler de varlıklarının bir sonucudur. Birçoğu onlara kardeşçe duygular beslemeyen akranları diğer kadın kitlesi için bu öncü rolünü oynamayı seçmek istemez ancak bundan da sakınamazlar. Limitleri ihlal eden bu insanlar o limitlerin genişlemesine yâda kırılmalarına neden olurlar.

Orospular ilk fakülteye gidenlerdi, uzmanlığın görülmez engellerini ilk kaldıranlardı, ilk sosyal devrimcilerdi, ilk çalışma liderleriydi, diğer kadınları ilk organize edenlerdi. Pasif olmadıklarından, aşağı görüldükleri için gücenip darılmadıklarından diğer kadınların yapamadığı her şeye el atabildiler. Onlar toplumun onlara uzattığı kirli tabaklarını geri fırlatıp kadının görmesi bile mümkün olmayan, dünya üzerindeki payını ortaya koydular. Kenarda köşede yaşadılar. Yalnız ya da kız kardeşlerinin yardımıyla içinde bulunduğumuz dünyayı değiştirdiler.

Benim tarifim orospular bu toplumun marjinal yaratıklarıdır. Doğru dürüst bir yerleri yoktur, bunu başardılarsada içinde kalamazlar. Kadındırlar ama gerçek kadın değildirler. İnsandırlar ama erkek değildirler. Bazıları kadın olduğunu bile bilmez, çünkü diğer kadınlarla iletişim kuramazlar. Zaman zaman kadınsı oyunlar oynasalar da bilirler ki bu bir oyundur. Temel pisikolojik baskı sorunları onların alt tabaka insanı olma inançları değil, olmadıkları inancıdır. Bu nedenle tüm hayatları boyunca garip hissettiklerini söylerler. Bu daha kibar ifadelerlede anlatılabilir ancak asıl olan mesajın alınmasıdır. Bir çok kadın gibi onlara da kendilerinden nefret etmeleri öğretilmiştir. Tabiki farklı şekil ve yollarla ancak etki aynıdır. İçselleşmiş aykırı kişilik modeli, her zaman fazlasıyla kin ve acı ile sonuçlanır. Bu nedenle oluşan öfke genellikle birini (kendisini) hoşnutsuz ettiği gibi bir başkasını da (ötekini) hoşnutsuz eder ve onlar hakkındaki sosyal klişeleri sağlamlaştırır. Bu durum sadece politik bilincin merkezi yönlendirmesiyle düzelebilir… (Sosyal Sistem)

Bu manifestonun büyük bir kısmı orospular hakkındadır. Geri kalan kısmı da orospu hakkında olacaktır. Organizasyon henüz varolmamıştır ve büyük ihtimalle hiç varolamayacaktır. Orospular kahretsinki çok özgürlükçüdürler ve biribirlerine güvenmeyi öğrenememiş diğer kadınlara güvenmemeyi çok iyi öğrenmişlerdir. Bu, orospuların diğer kadınlara yapmayı öğretmek zorunda olduğu şeydir. Orospular kendilerini orospu olarak kabullenmeyi öğrenmeli ve kızkardeşlerine yaratıcı birer orospu olmaları için ihtiyaç duydukları desteği vermelidir. Orospular kendi güçleri ve kendileriyle gurur duymayı öğrenmelidir. Kendilerini koruduğuna inandıkları izolasyondan uzaklaşmalı ve genç kızkardeşlerine bu tehlikeden kaçınmalarında yardımcı olmalıdır. Şunu unutmamalıdırlar ki genellikle kadınlar kadınlara diğer erkeklerden daha az hoşgörülü davranırlar, çünkü onlara tüm kadınları düşman olarak görmek öğretilmiştir. Ve orospular politik bir tavırla sorunlarını elealamak için birlikte bir hareketin içinde şekillenmelidir. Tıpkı tüm kadınlar ve özgürlükleri için yapmaları gerektiği gibi özgürlükleri için organize olmalıdırlar. Güçlü olmalıyız, militan olmalıyız, muhakkak tehlikeli olmalıyız. Unutmamalıyız ki orospu güzeldir ve kaybedecek hiç bir şeyi yoktur. Hem de hiç bir şeyi…

Onlara ithaf edilmiş bu manifesto, bir çok kızkardeşimin yardımıyla düzeltilip, kaleme alındı.

Yazar – Anonim (Tüm Orospular)

Çeviren – Umut Saim Balkır

Nezihe Muhiddin ve Türk Kadınına oy hakkı bahşedilmesinin 77. yılı

Ölene Dek Evine Hapsedilen Nezihe Muhiddin Anısına - içmihrak koleksiyonu - icmihrak.blogspot.com

Kadınlar siyasi hayatta da var olma mücadelesine ilk kez 1923 yılında başladı. Kadınlar, ilk kadın partisi ‘Kadınlar Halk Fırkası’nı, Nezihe Muhittin’in başkanlığında 1923 yılında kurmak istedi. Ancak partinin kuruluşuna, kadınlara oy hakkı tanımayan 1909 tarihli Seçim Kanunu gereğince valilikçe izin verilmediği için parti girişimi dernekleşme ile sonuçlandı.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kadınların kamusal alana girmesini sağlayan yasal ve yapısal reformlar hızlandı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 3 mart 1924’te çıkarılmasıyla tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanırken, kızlar da erkeklerle eşit haklarla eğitim görmeye başladı.
Kadınlara siyasetin kapısını aralayan Belediye Yasası, 1930 yılında çıkarıldı. Böylece kadınlar belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı kazandı.
8 şubat 1935’te TBMM Beşinci Dönem seçimleri sonucunda 17 kadın milletvekili, ilk kez Meclis’e girdi. 1936’da yürürlüğe giren İş Kanunu ile kadınların çalışma hayatına düzenleme getirildi.
Kadınlara köylerde muhtar olma ve ihtiyaç meclisine seçilme hakları ise 1933 yılında Köy Kanunu’nda değişiklik yapılarak verildi. Kadınlara siyasetin kapısı 1934’te yapılan Anayasa değişikliği ile seçme ve seçilme hakkı tanınmasıyla tam olarak açıldı ve ilk kadın milletvekilleri TBMM’de yerlerini aldı.
1950 yılında ilk kadın belediye başkanı Müfide İlhan Mersin’den seçildi.
İlk kadın bakan Türkan Akyol, 1971 yılında göreve atandı.
1989 yılında kadınlara da kaymakamlık yolu açıldı. İçişleri Bakanlığı, kaymakamlık sınavlarına kadınların da alınacağını açıkladı. Kadının çalışmasını kocanın iznine bağlayan Medeni Kanun’un 159’uncu maddesi, Anayasa Mahkemesi’nce 1990 tarihinde iptal edildi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kadın vali Lale Aytaman, 1991 yılında Muğla’ya atandı. 1993’te İstanbul Üniversitesi’nde ilk Kadın Araştırmaları Ana Bilim Dalı açıldı ve yüksek lisans programı vermeye başladı. Aynı yıl Kadın Dayanışma Vakfı, Altındağ Belediyesinin desteğiyle kadın danışma merkezi ve kadın sığınma evini açtı.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Başbakan koltuğuna ilk kez bir kadın oturdu. Türkiye’nin ilk kadın başbakanı Tansu Çiller, 25 haziran 1993 tarihinde hükümeti kurdu.
Nüfusun yarısını oluşturan kadınların Meclis’teki temsil oranı ise yok denecek kadar az seviyede bulunuyor. Kadın milletvekili sayısı erkek milletvekillerinin sadece yüzde 4.2’sinde kalıyor.
Türk kadını seçme seçilme hakkına 74 yıl önce kavuştu. Ancak 1935’ten 2009’a kadar Meclis’e 8 bin 794 erkek vekile karşılık sadece 236 kadın girebildi.

 

Nezihe Muhiddin kimdir?

Nezihe Muhiddin Tepedelengil (d. 1898, İstanbul – ö. 10 Şubat 1958, İstanbul), Osmanlı- Türk düşünür, eylemci, gazeteci, yazar, kadın hakları savunucusu .
20. yüzyıl’da Osmanlı Devleti’nde kadını toplum yaşamına dahil etme, cumhuriyet rejiminin ilanından sonraysa kadınların siyasal haklarının tanınmasını sağlama için mücadele etmiş bir kadın hareketi öncüsüdür. Henüz Cumhuriyet Halk Fırkası bile kurulmadan “Kadın Hakları Fırkası” adlı siyasi partinin kuruluş çalışmalarını tamamlayarak Türkiye’deki ilk siyasal partinin kurucusu olmuştur.
20 roman, 300 kadar öykü, piyes, senaryo, operet kaleme almış bir yazardır.

1889 yılında İstanbul’da Kandilli’de Zehra Hanım ile savcı ve ceza hâkimi Muhiddin Bey’in kızı olarak dünyaya geldi. Evde özel öğrenim gördü. Farsça, Arapça, Almanca, Fransızca öğrendi. İlk gençlik yıllarından itibaren siyasi ve sosyal konulara, kadınlık durumuna duyarlı birisi olarak yetişti.

1913’te “Türk Hanımları Esirgeme Derneği”’ni kuruluşunda yer aldı ve ilk yıllarda derneğin sekreterliğini üstlendi. Kadınlık üzerine yazılarını Hanımlara Mahsus Gazete’de “Zekiye” imzasıyla yayımladı. 1924’te cebinden koyduğu para ile “Türk Kadın Yolu” dergisini kurdu. 18 sayı çıkan bu dergi, kadınların siyasal taleplerinin duyrulması için yayın yaptı.
1923 yılında Kadınlar Halk Fırkası adıyla siyasi bir parti kurma girişiminde bulundu. Kuruluşuna önderlik ettiği parti, henüz Cumhuriyet Halk Fırkası bile kurulmadan kuruluş çalışmalarını tamamlayıp kuruluş dilekçesini vererek Cumhuriyet tarihinin ilk siyasal partisi oldu. Ne var ki “1909 tarihli seçim kanuna göre kadınların siyasi temsilinin mümkün olmadığı” gerekçesiyle parti kuruluşu için valilik tarafından faaliyet izni verilmedi. Kapatılan Kadınlar Halk Fırkası, “Türk Kadınlar Birliği” adlı derneğe dönüştü. Nezihe Muhiddin, 1927 yılına kadar derneğin başkanlığını yürüttü.
Nezihe Muhiddin, 1925 yılında henüz kadınların siyasal haklarının tanınmamış olmasına rağmen Türk Kadınlar Birliği tarafından Halide Edip ile birlikte milletvekilliği için aday gösterildi. Amaç, Büyük Millet Meclisi’ni kadınlara oy hakkı vermek üzere etkilemekti ancak bu girişim başarısız oldu.
25 Mart 1927 günü Türk Kadınlar Birliği’nin merkezinde toplanan kongrede Nezihe Muhiddin’e karşı bir muhalefet başlamıştı. Ağustos ayında valilik, cemiyet merkezinin polis tarafından aranması için emir çıkardı ve vilayetin suçlamasına cemiyetin içinde muhaliflerin de katılmasıyla Nezihe Muhiddin, yolsuzlukla suçlandı. Valilik ve Türk Kadınlar Birliği tarafından birbiri ardına açılan yolsuzluk, sahtekarlık davalarından 1929 yılındaki Af Kanunu ile kurtulabildi. Kişisel itibarı zedelenen Muhiddin, bir suskunluk dönemine girdi. Evinde yakın doslarıyla aylık çay toplantıları yapmayı sürdüdü. Geçimini öğretmenlik yaparak, roman yazarak kazandı. 1929’da Gazi Osmanpaşa Erkek Orta Mektebi’ne tayin edildi ve bu okuldan emekliye ayrıldı.
1958 yılında İstanbul’da bir akıl hastanesinde hayatı kaybetti.

 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız – Basın Açıklaması

KATLEDEN ERKEĞE, KORUMAYAN DEVLETE KARŞI
KADIN CİNAYETLERİNİ DURDURACAĞIZ

Kadın cinayetlerini durdurma mücadelesinde en etkili yol; milletvekillerinden hukukçulara, emniyetten adli tıpa, bakanlıklardan valiliklere kadar kadın cinayetlerinin tüm muhataplarından hak alıcı bir yöntemden geçiyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak, bu hak alıcı mücadeleyi yürütürken iki noktayı temel aldık. Bunlardan biri, kadın katillerine uygulanan yüksek oranlardaki ceza indirimlerinin, yeni kadın katillerinin ortaya çıkmasında adeta teşvik edici olan rolüydü. Diğer bir nokta ise, ölüm tehlikesi karşısında koruma tedbiri verilmeyen kadınların göz göre göre katledilmesi gerçeğiydi. Bu iki temel noktadan yola çıkarak oluşturduğumuz taleplerimizle pek çok eylem yaptık, kadın cinayeti davalarını takip ettik, yazdığımız yasa tasarısı ile meclis kapısındaydık.

Mücadelemiz sonucu artık kadın katillerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları verilmeye başlandı. Şikayetçi olsa da olmasa da, öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya olan kadınlar için koruma önlemleri alınıyor. Bu kararları devamlı hale getirmek üzere mücadelemiz de sürüyor.

Tüm bu kazanımlar henüz kalıcılaşmadığından, Türkiye’de hala günde 5 kadın öldürülüyor. Artık tüm toplumun bildiği kadın cinayetlerinin %1400 arttığı gerçeği, seçim döneminde sık sık tekrarlanan kadına yönelik şiddete “sıfır tolerans” gösterildiği söylemleri yalanlamaya yetiyor.

NELER YAPTIK, DAHA NELER YAPACAĞIZ?

Sistematik Eylemler Yapıyoruz

İstanbul’da 6 Ağustos 2010’da başlayan eylemlerimizi iki haftada bir gerçekleştiriyoruz. Ankara’da ise 25 Kasım 2010’da başlayan eylemlerimizi her hafta Cumartesi günleri yapıyoruz. Bu sistematik eylemlerimizle, kadın cinayetlerini ancak kadınların bir araya gelerek yürüttükleri kararlı ve sürekli mücadelenin durdurabileceğini gösterdik. Kaybettiğimiz kadınların anneleri, kızları, kızkardeşleri, yakınlarının da katıldığı bu eylemler, toplum vicdanında büyüyen bir yara olan kadın cinayetlerine karşı yürüttüğümüz mücadelede tüm kadınları buluşturabilmenin önemli bir ayağı oldu.

Ayşe Paşalı Davasını Kazandık

Ankara’da eski eşi tarafından katledilen Ayşe Paşalı davasının her duruşmasına giderek basın açıklaması gerçekleştirdik. Ayşe Paşalı’nın ailesinin ve avukatı Elif Kabadayı Tatar’ın da destek verdiği kararlı mücadelemiz sonucu, “Pişmanım” diyen katile ceza indirimi verilmedi, ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırıldı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak yürüttüğümüz kararlı mücadelenin bir kazanımı olan bu karar, başka Ayşe Paşalı’ların olmaması için bir umut oldu.

Münevver Karabulut Davasının Takipçisiyiz

Başı gövdesinden ayrılarak vahşi bir biçimde katledilen ve daha sonra üstü örtülmeye çalışılan Münevver Karabulut cinayeti davasına, ilk kez 24 Eylül 2010’da yoğun biçimde katılarak eylem gerçekleştirdik. O günden itibaren Münevver’in davasının takipçisi olduk. Basında da geniş yer bulan bu cinayetin davasında açık bir şekilde katiller korunuyor. Katillerin hak ettikleri cezaları almaları için anne Nagihan Karabulut başta olmak üzere tüm Karabulut ailesi ile omuz omuza davaları takip etmeye devam ediyoruz.

Yasa Tasarısı Hazırladık

Yasaların kadın cinayetlerini önlemediği ortada. Bu nedenle kadın cinayetlerine karşı bir yasa tasarısı hazırladık.

Ceza Kanunu’nda ve 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’da değişiklikler içeren tasarımızı Ankara 8. Aile Mahkemesi Hakimi Eray Karınca, Ayşe Paşalı’nın avukatı Elif Kabadayı Tatar gibi kadın cinayetlerine karşı mücadelede yer eden hukukçulardan destek alarak hazırladık. Ceza Kanunu’nda kadın katillerinin ceza indirimi almalarının önüne geçecek ve ağır ceza almalarını sağlayacak değişiklikler öngörülüyor. 4320 sayılı Ailenin Korunması Kanunu’nda ise şiddete uğrayan veya şiddete uğrama ihtimali bulunan kadınlar için her ne suretle olursa olsun koruma tedbiri alınmasını sağlayacak düzenlemeler yapılıyor. BDP’den Sebahat Tuncel tasarımızın tamamını, AKP’den Fatma Şahin 4320 sayılı yasa ile ilgili olan bölümünü, CHP’den Nevin Gaye Erbatur ise Ceza Kanunu ile ilgili bölümünü meclise sundu. Tasarımızın meclise sunulan bölümleri Adalet Komisyonu’nda görüşülmeye başlandı ancak meclisin tatile girmesi nedeniyle şu an bekletiliyor.

Daha yasa tasarımız mecliste kabul edilmeden katillere en ağır cezaların verilmeye başlanması, kadınlar için koruma tedbirleri sağlanması bize gösteriyor ki, kadın cinayetlerine karşı yürüttüğümüz mücadele hukuki olarak da karşılığını buluyor.

KAZANIMLARLA GELİYORUZ

Son dönemlerde karar aşamasında olan kadın cinayeti davalarının tümünde katillere ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Ardahan’dan, Ankara’dan, Adana’dan, Muş’tan gelen bu kararlar kadın katillerine ağır cezanın artık devamlı hale geleceğinin göstergesi oldu.

Şikayetçi olmasa da öldürülme tehlikesi olan bir kadın için koruma tedbiri alınması kararı da önemli kazanımlarımızdan oldu.

Kadın cinayetlerine her gün yenileri eklenirken, toplumun üzerinde büyük bir etkisi olacak çalışmalarımıza ilişkin siz değerli basın emekçilerinden beklentilerimiz var. İletişim araçlarının toplumun düşüncelerini yönlendirmekteki etkisi çok açık bir gerçek. Bu nedenle kadın cinayetlerini durdurmanın önemli adımları olabilecek kazanımlarımızın ve bu kazanımları kalıcılaştıracak mücadelemizin haberleştirilmesi son derece önem taşıyor. Bu noktada; yaptıklarımız ve platformumuzu konu eden haberler yayınlamanız, röportajlar gerçekleştirmeniz, programlara davet emeniz veya köşe yazılarında yer vermeniz bizim açımızdan çok değerlidir.

Mücadelemizin geldiği bu önemli aşamada, siz değerli basın emekçilerinin desteğini bekliyoruz.

KADIN CİNAYETLERİNİ DURDURACAĞIZ PLATFORMU

Bar Bar Bağırıyoruz! Şiddete karşı bağırıyoruz!

Şiddete karşı bağırıyoruz! Bar bar bağırıyoruz !

 

video.

süre: 7:31

videografi: onurmetin

kurgu: onurmetin

yapım: balikbilir

 

TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ:

“Erkek Şiddetiyle Mücadele İçin hükümetin Eylem Planı Olmalı”

Türkiye Psikiyatri Derneği taleplerini açıkladı: Eylem planı hazırlanmalı, sürekli gündemde tutulmalı, bilinç artırılmalı, risk altındaki kadın korunmalı, kadın cinayetlerine haksız tahrik indirimi önlenmeli, medya etik yayın yapmalı…

İstanbul – BİA Haber Merkezi
24 Kasım 2009, Salı

Türkiye Psikiyatri Derneği, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü’nde hükümetten ve farklı toplumsal kesimlerden sorumluluklarını yerine getirmelerini istedi.

Dernek, 2000’li yıllarda yapılan çeşitli araştırmalardan derlenen bilgileri hatırlattı:

* Hayatı boyunca eşinden en az bir kez fiziksel şiddet görmüş kadınların oranı Türkiye genelinde yüzde 35, Doğu Anadolu genelinde ise yüzde 40.

* En az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyenlerin Türkiye genelinde yüzde 49’u, doğu genelinde ise yüzde 63’ü bu durumdan daha önce hiç kimseye söz etmemiş.

* Kadınlar kendileri için güvenli sayılan evlerinde şiddete uğruyor. Kocalarından boşanmış veya ayrılmış kadınlarda fiziksel şiddet deneyimi yüzde 78’e varıyor.

* Eğitim düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı azalıyor (okuma yazma bilmeyen kadınlar arasında yüzde 43, yüksek öğrenim görmüş kadınlar arasında yüzde 12). Yüksek öğrenim görmüş altı erkekten biri eşine fiziksel şiddet uyguluyor.

* Hane geliri 2500 YTL’nin üzerinde olan her dört ailenin birinde fiziksel şiddet var. İllerde  oturanlar ilçelerde oturanlara göre yaklaşık yüzde 42 daha fazla fiziksel şiddet görüyor. Kadınların yüzde 14’ü en az bir kez “istemediği zamanlarda cinsel ilişkiye zorlandığı”nı  belirtiyor. Cinsel ve fiziksel şiddet yüzde 67 oranında bir arada yaşanıyor.

 

Derneğin Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadele için önerileri şöyle:

* Kadına yönelik şiddete karşı ciddi ve kapsamlı bir eylem planı hızla hayata geçirilmeli.

* Kadına yönelik şiddetle mücadele uzun soluklu, sistemli ve tavizsiz olarak gündemde yer almalı; aile içi cinayetler mercek altına alınmalı. Bir yakınının şiddetine maruz kalma riski yüksek olan gruplar erken devrede saptanmalı ve müdahale edilmeli.

* Şiddet yaşadığını bildirenlere tıbbi rapor, yasal başvuru olanakları ve şiddetsiz bir yaşam sağlamak için önlemler geliştirilmelidir.

* Klinik deneyimlerimiz arasında da görünmez konumda olan namus cinayetleri konuya duyarlı kadın kuruluşlarının çabalarıyla ile daha iyi tanınır olmuştur. Sivil Toplum Kuruluşları’nın talepleri karşılanmalı, onlara destek verilmeli.

 

* Ceza Kanunu’ndaki “Haksiz Tahrik” ve kadına karşı şiddet davalarında uygulanan “haksız tahrik indirimleri”  kaldırılmalı, TCK’nin 29. maddesi uygulanmamalı.

* Mağdurların kamusal sağlık ve sosyal destek sistemlerine ulaşmaları sağlanmalı.

* Kadın sığınma evleri ile ilgili sorunlar hızla aşılmalı ve risk gruplarına, şiddetle sık karşılaşan meslek gruplarına ve kamuya yönelik eğitim ve bilgilendirme çalışmalarına hız verilmeli. (YC)

* Derneğin öneri ve tespitlerinin tamamına ulaşmak için tıklayın.

 

Kaynak: http://bianet.org/bianet/diger/118477-erkek-siddetiyle-mucadele-icin-hukumetin-eylem-plani-olmali

 

 

 

 

 

—————————————————-

Erdoğan: Kadına şiddet abartılıyor

Kadınlara yönelik şiddete de değinen Başbakan Erdoğan, kadınlara yönelik şiddet olaylarının, muhalefetin ve medyanın istismarıyla artıyormuş gibi bir havada takdim edildiğini ifade etti.

AA
Güncelleme: 17:47 TSİ 07 Mart. 2011 Pazartesi

Bir tek kişinin canının yanmasına bile ”eyvallah” edemeyeceklerini vurgulayan Erdoğan, ”Biz çalışmaları başlatana, araştırmaları başlatana kadar, bu ülkede şiddete uğrayan kadınların istatistiği bile tutulmuyor, bunlardan hiç kimsenin haberi olmuyordu. Bugün artıyormuş gibi lanse edilen şiddet, esasen daha önce bilinmeyen, gizli-kapalı tutulan, aslında artık azalmaya da başlayan vakaların abartılmasından başka bir şey değildir. Muhalefetten de medyadan da bu meseleyle ilgili olarak sorumlu yaklaşım bekliyor, istismar değil dayanışma ve sorumluluk duygusuyla şiddeti en aza indirebileceğimiz uyarısını yapıyorum” diye konuştu.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25189895/