Category Archives: Dışardan

baltali

Made in Turkey – Alternatif Türkiye tanıtımı

Uçman Balaban’dan, 50 saniyelik bir film.

Made in Turkey from Uçman Balaban on Vimeo.

tags: içki yasağı, çarpık kentleşme, doğa katliamı, en az üç çocuk, anti-demokratik güçler, kesilen ağaçlar, sansür, medya, polis şiddeti

barisatay

Oyuncu Barış Atay’dan Hükümete Mektup

Ben bu ülkenin, durmadan ötekileştirdiğiniz fertlerindenim. Bu ülkede; size rağmen insanca yaşayacağımıza olan inancı kaybetmeyenlerdenim. Ben geleceğine sahip çıkan ve bunu gasp etmeye çalışanlara hesap soran biriyim.

Uzun zamandır bu yazıyı yazsam mı yazmasam mı diye düşünüyorum. Şimdiye kadar karar verememem; sizden çekindiğimden değil, bir vatandaş olarak bana yaşattıklarınızın yarattığı hissi, insanlığımdan çıkmadan ve şu ana kadar taşımaktan gurur duyduğum insan yanımı yok etmeden nasıl yazabilirim diye düşünmektendi. Hala bilmiyorum ama deneyeceğim, çünkü artık dayanamıyorum.

2002’de, ilk geldiğiniz günü hatırlıyorum. Henüz neler olabileceği konusunda ayrıntılı bir değerlendirme yapma fırsatı bulamamıştım. Geçtiğimiz on yılda; yaşadığım ve sevdiğim bu ülkeyi, gün be gün, an be an biraz daha batağa saplayışınızı ve bundan aldığınız garip hazzı gördüm.

Ben bir oyuncuyum. Doğal olarak işim; karakter yaratmak, yarattığım karakterin psikolojisini anlamak ve duruma uygun bir alt metin oluşturmak. Ne yazık ki bu on yılda, başta başbakanınız olmak üzere hiçbirinizin nasıl bir psikoloji içerisinde olduğunuzu anlayabilmiş değilim. Sizlere hangi açıdan bakarsam bakayım, fantastik, sürreal, ve inanılması güç karakterler çıkıyor karşıma. Bu durumu sadece benim hayal gücümün eksikliği olarak tanımlayabilmeyi ve çözüme ulaşmayı çok isterdim fakat öyle değil. Bu olsa olsa; sizlerin, hayal bile edilemeyecek şeyler yapan ve bundan zerre kadar pişmanlık ya da rahatsızlık duymayan, psikoz yaşayan insanlar olduğunuzu gösterir. Çünkü hiçbir insan, bu kadar yanlışı ve zulmü ardarda yapıp, bunu normalmiş gibi anlatıp, bundan bir başarıymış gibi söz edip, zevk alamaz.

Bu ülkenin insanları; geçtiğimiz yıllar boyunca sefalet içerisinde bırakılarak, köleleştirilerek, dilendirilerek, korkutularak yönetildi. Açıkçası farklı yöntemler kullanmadınız. Bu yüzden sizi ayrı bir yere koyamayız. Sadece; idol edindiğiniz büyüklerinizin yöntemlerini geliştirip, manipülasyon araçlarını çok etkili kullandığınızı söyleyebiliriz. Tabi bu yükselişinizde; zayıf muhalefetin ve ağzınızdan hiç düşürmediğiniz, “stockholm sendromu” vakası olmayı çoktan geride bırakıp başka bir boyuta geçmiş olan %50’lik kesimin koşulsuz, sorgusuz-sualsiz biat etmesinin etkisini unutmamak gerekir. Fakat bir noktayı kaçıyorsunuz. Ben sizin %50’nizin içinde değilim. Beni görmezden gelebileceğinizi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Dersim’i ağzınıza sakız edip, Maraş’ı, Çorum’u da gözden gelemezsiniz. Sivas sanıklarını aklayamazsınız. Hula’da ölenlere üzülüp savaş çığlıkları atarken, Roboski’de çocukları bombalayanları saklayamazsınız. Askeri vesayeti bitirdik deyip, 12 Eylül katillerini yargılıyormuş gibi yapamazsınız. Erdal Eren’in mektubunu okurken timsah gözyaşları döküp, Çayan Birben’i gazla öldüremezsiniz. Metin Lokumcu’ya bir rahmet eylemeyi çok görüp, fetüs haklarını koruyamazsınız. Siz kadınları bir eşya gibi görüp yaşamlarını yok sayamaz, bedenleri ve tercihleri hakkında ahkam kesemezsiniz. Çocuklarımız, canımız çocuklarımız deyip, tecavüzcülerini kollayamazsınız. Kızınız rahat rahat sakız çiğneyemedi diye, tiyatrolara el uzatamazsınız. Gazetecileri içeri atıp, “onlar gazeteci değil” diye yaftalayamazsınız. Dışarıdaki gazetecileri abluka altına alıp, boğazlarını sıkıp, sizin istedikleriniz dışında tek kelime bile yazmamalarına rağmen “tasmalarınızdan biz kurtardık” diyemez, gerçekleri yazanları hedef gösteremezsiniz. Demokrasi diye zılgıt çekip, emekçilerin grev haklarını gasp edemezsiniz. Vatan, millet, sakarya nidalarıyla bas bas bağırırken, fetihi hayatınızın en önemli günüymüş gibi kutlarken, ülkeyi önüne gelen yabancıya parça parça satamazsınız. “Batarız” diye korku salarak memura üç kuruş zam yapıp, soygunculara “Deniz Feneri” gibi yol gösteremez, kendinize %60 zam yapıp, başbakanlık sarayları inşaa edemezsiniz. Bayramları yasaklayıp, Hitlervari kongreler düzenleyemezsiniz. Orman arazilerini yedi ceddinize peşkeş çekemez, doğayı HES çöplüğüne çeviremezsiniz.

Şimdi bunları okuyup “yaptık ya” diyebilirsiniz. Şu kadarını söyleyeyim. Böyle devam etmez, hiçbir dikta sonsuza kadar sürmez. Çünkü hiçbir toplum; sizin sandığınız ve buna güvendiğiniz kadar aymaz değildir. Şimdi soracaksınız. “Sen kimsin de bunları söylüyorsun?” diye. Ben bu ülkenin, durmadan ötekileştirdiğiniz fertlerindenim. Bu ülkede; size rağmen insanca yaşayacağımıza olan inancı kaybetmeyenlerdenim. Ben geleceğine sahip çıkan ve bunu gasp etmeye çalışanlara hesap soran biriyim. Ben beğenseniz de beğenmeseniz de üreten, okuyan, eleştiren, sorgulayan ve cevap isteyen bir bireyim. Yani anlayacağınız ben; siz değilim!

Peki; asıl siz kimisiniz ?

BARIŞ ATAY

 

 

NOT: MEKTUPLARINIZI AŞAĞIDAKİ ADRESLERDEN ULAŞTIRABİLİR  VE MEKTUPLARI DA O ADRESLERDEN TAKİP EDEBİLİRSİNİZ.

İletişim Adresleri:

E-Posta : empatimektuplari@gmail.com
https://twitter.com/empatimektuplar
https://www.facebook.com/empatimektuplari

 

 

cats_100yıl

ODTÜ’den tarih fışkırdı: Proje alanının altı tarihi eser dolu !

Ankara’da içinden otoban geçecek sit alanındaki orman arazisinde tarihi eser bulundu.

 Cumhuriyet gazetesinden Mert Taşçılar‘ın haberi.

İçerisinden otoban geçeceği için günlerdir tartışılan ODTÜ Ormanı arazisinde Helenistik, Galat, Roma ve Bizans dönemlerine ait çanak ve çömlekler bulunduğu ortaya çıktı. Şu anda 1. derece doğal sit alanı olan ODTÜ Ormanı’nın üç ayrı bölgesi için de arkeolojik sit kararının alındığı anlaşıldı. Bu durum Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in yapmak istediği yol inşaatı sırasında yalnızca ormanın değil, tarihi eserlerin de yok olması anlamına geliyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar da ODTÜ yerleşkesi ve orman alanlarının bulunduğu, güneyde Eymir Gölü’nü de kapsayan 4 bin 85 hektarlık alanın imar planlarının, rektörlüğün teklif ettiği haliyle onaylanacağını ifade etmişti. Talebin geldiği günden itibaren üniversiteyle birlikte çalıştıklarını anlatan Bayraktar, planların üniversitenin bütünlüğünü bozmayacak iki ana ulaşım aksın  içerdiğini ifade ederek bunlardan birisinin Anadolu Bulvarı’nın devamı olarak ODTÜ arazisinin doğu kesiminden geçeceğini dile getirmişti. ODTÜ’lü öğrencilerse bu açıklamanın yanıltmaca olduğunu belirterek ODTÜ Ormanı’ndan geçecek yolun Bakan Bayraktar’ın bahsettiği yol olmadığını ifade etti.

Helenistik, Galat, Roma, Bizans

Ancak ODTÜ Ormanı’ndan otoban geçirmek için yapılan tüm planlamalara ve anlaşmalara beklenmedik ve yeni bir engel çıktı. ODTÜ yerleşkesi içerisinde üç farklı bölgede yapılan kazılarda tarihi eserlerin bulunması ODTÜ Ormanı’ndan geçecek yol inşaatı sırasında da tarihi eserlerin çıkma ihtimalini gündeme getirdi.

Bu üç farklı bölge için 6 Mart 1995 tarihinde Kültür Bakanlığı’nca alınan arkeolojik sit kararında, bölgede“Friglerden itibaren iskân gören ve Helenistik, Galat, Roma ve Bizans dönemlerine ait kültür katlarının barındırıldığı” belirtildi. Söz konusu kararda ODTÜ Ormanı için şu ifadeler kullanıldı: “Koçumbeli ve Yalıncak 1. Derece Arkeolojik Sit Alanlarının 1/5000 Ölçekli Nazım İmar Planı üzerinde işlenmesi ve her iki sit alanından geçen 15 metrelik yolun sit sınırı dışına kaydırılması, ayrıca 15 metrelik yoldan ayrılarak Yalıncak 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı’nın içinden geçen 10 metrelik tali yol ve bağlantılı otopark alanının da sit dışına  kaydırılmasına ilişkin nazım imar planında gerekli değişikliğin yapılarak değerlendirilmek üzere kurulumuza gönderilmesine, ODTÜ tarafından daha önce kazıları yapılan Yalıncak ve Koçumbeli 1. derece arkeolojik sit alanlarında arkeolojik kazılarn yeniden başlatılmasının Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile ODTÜ Rektörlüğü’ne önerilmesine karar verildi.”

20 Eylül 2013

Herkes kötü sen iyisin / Atilla Sertel

Sayın Başbakan dünkü grup toplantınızı dikkatle izledim…

Çok etkilendim. Çok duygulandım ve sonunda aşağıda okuyacağınız satırları kaleme aldım.

Sayın Başbakan…

Sanatçılardan girdin söze. Mehmet Ali Alabora’ya nasıl da haddini bildirdin… Çok haklısın sayın başbakan… Adam hem banka reklamlarında oynuyor hem de kapitalizme karşı… Sayende Mehmet Ali Alabora’nın ne kadar kötü bir insan olduğunu öğrendik…

Gerçi siz bankaları Devlet ve yerli sermayenin elinden alıp yabancı kapitalistlere satarken Avrupa Birliği sizi anlamadı ya işte ben ona yanarım.

Sayın Başbakan siz özetlediniz, ben not tuttum…

Avrupa Birliği kötü… Avrupa Parlamentosu tümden kötü. Sanatçılar kötülük yapmak için gelmişler sanki dünyaya. Doktorlar konusunda da çok doğru konuştunuz. Bu kötü doktorlar yaralıları tedavi ediyorlar, gazdan nefesi tıkananları yaşatmak için uğraşıyorlar. Suyun içine katılan zararsız ilaçtan derileri yananlara merhem sürüyorlar. Ağır yaralananlar için ambulans çağırarak, yaşamaları için gayret sarf ediyorlar…

Size katılmamak elde değil Sayın Başbakan.

Hakikaten çok kötü bu doktorlar.

Bir profesör çıktı ekrana “Gezi parkı gençler işgal etmeden çok pisti” dedi. Ona da nasıl cevap verdiniz Sayın Başbakan. Ekrana dudaklarımı dayamak geldi. Az daha öpecektim ekrandaki görüntünü.

Dedin ki:

AK Partili belediyeler temizlikte örnektir. Kentlerimiz tertemizdir.

Zaten kanıtladınız ne kadar temiz olduğunuzu. Kazlıçeşme mitinginden sonra sizin iman dolu kardeşleriniz pırıl pırıl bir meydan bıraktılar. Yiyemedikeleri sandviçleri, içemedikleri meşrubatları da hayvanlara bıraktılar, yesinler diye…

Hem çevrecisiniz, hem hayvansever…

Öğretmenleri de benzettiniz. Çocukları saldılar meydanlara diye. Ne kötü bu öğretmenler sayın başbakan, sayende atandılar bak yaptıkları kötülüğe… Siz demediniz ama ben sizin yerinize haykırdım:

– Nankör öğretmenler…

Hele işçiler Sayın Başbakan. Onların aşırı sendikacıları. DİSK’in bir kadın genel sekreterinin üzerine yürümüşsünüz ya. Helal olsun size. Çok takdire şayansınız. Keşke birkaç tokat da atsaydınız, üç puan daha fazla yükselirdi oyunuz.

Grup toplantısında harikaydınız Sayın Başbakan… “Mücahit Erbakan”dan bu yana duymamıştık o sloganı, kulaklarımız açıldı. “Mücahit Erdoğan” diye bağırılırken mağrur bir komutan olarak duygulandınız ama belli etmediniz.

Gazeteciler kötü… Dış basın ondan da kötü. Tam olarak telaffuz edemeseniz de hangi yabancı ajansları söylediyseniz hepsini tanıdık.

Tencere, tava çalanlara hadlerini bildirdiniz. Onlar da çok kötü. Gürültücü. Sizin gibi çevreci değiller. Sizin gibi sakin değiller. Sizin gibi efendi değiller. Her gece her gece çalıyorlar.

Uzatmayacağım özetle söylediniz:

AB kötü.. AP tümden kötü.. Sanatçılar kötü.. Doktorlar kötü.. Profesörler daha da kötü.. Öğretmenler, işçiler kötü.. Gazeteciler kötü.. Sizin yanınızda olan gazetecileri ayrı tutuyorum.. Dış basın hepsinden kötü. Tencere, tava çalanlar kötü. Duran adam.. Adamlar, kadınlar kötü. Gençlerimiz kötü. Bira içilmedi diyen imam kötü. Dini siyasete alet etme diyen türbanlı kadınlar kötü… O kadar burs verdin seni anlamayan öğrenciler kötü. Üniversiteyi bitirmişler işsiz kalmışlar. Utanmadan “İşsisiz” diyorlar. İşsizler kötü..

CHP Genel Başkanı yalancı, tutarsız, beceriksiz ülkeyi iyi yönetemiyor. Sen ne Kılıçdaroğlu’sun ne Devlet Bahçeli’sin sen bu millete hizmetkar olmuş, gelmiş geçmiş en muhteşem, en demokratik, en asil, en beyefendi, en delikanlı, en anlayışlı, en hoşgörülü, en vicdanlı, en çalışkan, en bilgili, en kültürlü, en becerikli, en nitelikli Başbakansın. Halkını en iyi anlayansın.

Kısacası sen olmazsan biz ne yaparız.

Yandaş medyanla, şiddet sevmeyen polisinle, okumuş, yazmış, saygın, toplumda çok iyi yerlere gelmiş bakanların, vekillerin, belediye başkanlarınla sen çok yaşa emi.

Bizi merak etme Sayın Başbakan…

Biz bir avuç çapulcuyuz. Büyük olan yüce olan sensin.

Dedim ya, tekrarlayayım:

Herkes kötü bir tek sen iyisin. Allah seni başımızdan eksik etmesin.

Atilla Sertel

Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı

 

 

Gezi Direnişi: Ne oldu? Neden oldu? Ne olacak? / Ece Temelkuran

Soruyorlar:
“Üç ağaç için mi?”
Başlangıçta evet. Üç ağaç içindi. Ama artık “üç fidan” için, bütün fidanlar için… Gaz ile boğmaya çalıştığınız fidan gibi kız ve oğlan çocukları için artık. “Ben dedim öyle olacak” kibriniz için. İnsanları gerizekalı yerine koyduğunuz, çocuk muamelesi yaptığınız için. Roboski için, Reyhanlı için, gaz ile, bomba ile, kurşun ile öldürdüğünüz ve arkasından sırıtarak “Allah rahmet eylesin” dediğiniz bütün Türk, Kürt, Ermeni, Arap, Rum, Alevi, Caferi çocuklar için. Konuşan herkesi hapse attığınız için. Yoksul insanlara “Ananı da al da git!” dediğiniz için. Nehirlerimizi satıp, ağaçlarımızı kesip, dağlarımızın karnını oyup bir türlü doymadığınız için. Bütün gazetecileri korkutup sindirdiğiniz için. Bütün öğrencileri dövdüğünüz için. Kızlarımızı saçlarından sürüklediğiniz, oğullarımızı işkenceden geçirdiğiniz için. Bütün bunlar beyler, bizim insan olduğumuzu, bu ülkenin yurttaşı olduğunu unuttuğunuz için. Bu artık zulme karşı bir direniş. Bu böyle biline!

Soruyorlar:
“Ne oldu?”
Büyük televizyonlar göstermedi, büyük gazeteler yazmadı. Ama gördüğünüz genç insanlara sorun ne olduğunu. Gezi Parkı’nda çevreci bir direniş için oturan 200 kişiye sabah ezanıyla polis saldırdı bundan altı gün önce. Sadece oturuyorlardı. Çadırlarını yaktılar, eşyalarını imha ettiler. Gaz bombası kapsüllerini çocukların gözlerine, kafalarına sıktılar. Derken insanlar toplanmaya başladı. “Yeter be!” diyen herkes. Hayır, insan unutmuyor. Biz, bu memleketin hafızasız olduğunu sanıyoruz, ama kimse hiçbir şeyi unutmuyor. İnsanlar içlerinde biriken binbir çeşit öfkeyle Gezi Parkı’na geldiler ve oturmaya başladılar. Derken bir daha, yine sabah ezanıyla polise saldırı emri verdiler. Bu kez daha sertti. Böyle olunca insanlar arkadaşlarını, sevdiklerini aramaya gittiler ve Taksim’de kaldılar. Yaşanan gerçek bir vahşeti ve sizin televizyonlarınız bunları göstermedi. Kimse deli değil, gaz bağımlısı değil, kimse bu yaşadıklarından memnun değil. Ama İstanbul’da evlerine gitmek isteyen protestocuların bile etrafını sarıp gazladılar, dövdüler. Ne oldu söyleyeyim:

Hayatında bir kere polisle yüzyüze gelmemiş, “devletine bağlı” insanları bile çileden çıkarıp TOMA’lara karşı kendini koruyabilir hale getirdiler. Herkesin içindeki savaşçıyı zor ile, zulüm ile uyandırdılar. İstanbul bugün Beyrut gibi. Kek tarifi alışverişi yapan kız çocukları bile bugün TOMA’ları durdurma yollarını anlatıyorlar birbirlerine. Mini etekli 16-17 yaşında bir kız çocuğunun gaz bombasını polise geri atışını, MHP’lilerin Kürtlerle birlikte TOMA’yı devirmeye çalışmasını, Fenerbahçelilerle Galatasarayların birlikte polise karşı halkı savunduğunu gördüm. Siz de gördünüz. İşte bu çok fena! Çünkü artık herkesin bir hikayesi var. Artık televizyonlara ihtiyaç yok. Yaşadıklarınızı anlatın. Sosyal medyaya bile güvenmeyin. İnsanlara yüzyüze anlatın.

Soruyorlar:
“Ne olacak?”
Bu direniş polis şiddeti son bulana, iktidar geri adım atına kadar devam edecek gibi görünüyor şimdilik. Fakat hemen yapılması gereken şu: Bir temsiliyet oluşturmaya başlanmalı. Bu, hem provokasyonlara, hem dezenformasyona hem de eylemliliğin bir siyaset tarafından ele geçirilmesine karşı kesinlikle gerekli. Tahrir’de bu yapılamadığı için hareket Müslüman Kardeşler tarafından ele geçirilmişti. Tunus’ta da aynı şey oldu. Dolayısıyla başından beri Gezi Parkı direnişinde olan bağımsız kişilerden bir temsiliyet oluşturulmalı. Bu temsiliyet açıklamalar yapmalı. Hepimizin altına imza atacağımız, insandan, doğadan ve asgari müştereklerden yana bir metin hazırlanmalı.

Korku öldü! Yaşasın özgürlük!
Ne olursa olsun, ne olacaksa olacak, ama Türkiye son üç gündür korkuyu öldürdü. Herkesin birbirinden öldüresiye nefret ettiğini düşündüğümüz bir ülke kardeşliğini alanda kanıtladı. Ve gördük ki insan olmaktan vazgeçmedik. Hepten ölmemişiz, gördük. Gördük ki kardeşlikten vazgeçmedik. Merhametten yana saf tutmaktan vazgeçmedik. Solcusu da Sağcısı da günlerdir bunu kanıtlıyor kendine. İşte ne olursa olsun, bu unutulmayacak. Ne yaparlarsa yapsınlar bunu bizden geri alamazlar artık. Helal olsun çocuk sana! Helal olsun!

Ece Temelkuran/Birgün gazetesi

http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1370248645&year=2013&month=06&day=03

Pınar Selek – Evden Uzakta adlı kitabı

merhaba arkadaşlar
aşağıdaki linkte pınar selek’in kaos çocuk parkı tarafından hazırlanan “Evden Uzakta” başlıklı kitabı var. kitabın basımında sorunlar çıkmış, bu nedenle pdf – elektronik kitap olarak yaygınlaştırılıyor.
üye olduğunuz gruplara da yayar mısınız?
sevgiler

pınar selek’in evden uzakta kitabını buraya sağ tıklayıp farklı kaydet ‘i seçerek bilgisayarınıza pdf olarak kaydedebilirsiniz.

insanlık101-2

İnsanlık101-Ders 2: Kanser hastası kadından ikinci insanlık dersi

Edirne’yi ziyaret eden Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’dan kullanması gereken ilaçlar için destek talebinde bulunan, fakat bakanın cebine para sıkıştırması ile karşı karşıya gelen kanser hastası üniversite öğrencisi kadın bugün o Edirne Valisi Hasan Duruer ile görüştü.

Valinin, kendisi gibi başka hastalara da yardım ettiğini ve ona da yardım edeceklerini söylemesi üzerine, Dilek şöyle konuştu:

“Peki ilaçlar neden serbest piyasa? Neden devlet bu konuda elini eteğini çekmiş durumda? Çünkü ben ve benim gibi insanlar sizler gibi mevki ve makam sahibi değiliz. Haliyle birçok şeye sizin gibi kolaylıkla ulaşamıyoruz. Ben hastalığımı öğrendikten sonra ailece oturup üzülemedik dahi. Çünkü bize böyle bir gerçeklikten bahsettiler. Başta inanmak istemedim ama süreç gerçekten öyle işliyordu, her başvurduğum yerde ilaç yok dendi. İlaç var denen yerlerde de büyük hayal krııklığına uğradım.”
Lenf kanseri olduktan sonra ilaçlarını alamadığını, başvurduğu devlet kurumlarının kendisine yardım etmesi için kendisi gibi lenf kanseri olan birini danışman olarak önerdiğini söyleyen Dilek, “benim için çok çok zor, çünkü kendisi Amerika’dan Fransa’dan Hollanda’dan ilaçlarını tedarik etmiş, benim hayatımda ilk kez 3 yıl önce üniversite deneyimim oldu, o da üniversite dolayısıyla burasıydı” dedi.

“Tamam önemli insanlarsınız. Önemli işleriniz var. Ama bir insan sağlık için yardım istiyorsa aciliyeti vardır demek. Bunun diğer randevuların önüne geçebilmesi gerekiyor.”

“Devletin bu başındaki insanların orada olmalarının sebebinin Türkiye vatandaşını, tüm bireylerin ihtiyaçlarını cevap verebilmeleri açısından orada olduklarını sanıyorum. Öyle midir hala bilmiyorum ama öyle sanıyorum. Sadece bu düşünceyle kendisinin bir iki dakika beni dinlemesini istedim. Ben ilaç deyince o bana para dedi.”

psakd

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nden Malatya SÜRGÜ katliam girişimi basın açıklaması

Malatya Sürgü’de Sürgün ve Katliam Girişimi

Malatya’nın Sürgü beldesinde Alevilere yapılan saldırı AKP Hükümetinin talimatları üzerine gerçekleşmiştir. Devlet ve AKP Alevi inancı üzerinden oluşturduğu ret ve inkar gündemiyle adeta katliamlara davetiye çıkarmıştır.

“Alevi Açılımı” sahtekarlığı ile işe başlayan AKP Hükümeti “Madımak katillerine zaman aşımı” vermek ve “Madımak anmasını yasaklama” icraatlarından sonra 1925 “Tekke ve Zaviyeler Kanunundan” sonra bir kere daha fiilen Alevilik inancını yasaklamıştır.
Devletin kurumları AKP Hükümeti ve Başbakan’ın yaptığı açıklamaları talimat bilerek yaşamın her alanında Aleviliğe ve Alevilere saldırmaya başlamıştır. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, DİB’den fetva alan TBMM Başkanı da aynı tutumu sürdürmüştür. Yargıtay’ın “Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği” hakkında verdiği karar ise yargının da bu ret, inkar, yasaklama ve katliama davetiye çıkarma sürecine dahil olmuştur.
Yorumu ve açıklamayı uzatmanın anlamı yoktur. AKP “Yeni Anayasa” tartışmaları yapılırken Alevileri susturmak yoluyla istediği “Tek Din” konseptine ulaşmayı amaçlamaktadır.
Sürgü’de yaşanan katliam girişimi devlet yetkililerinin ve AKP Hükümetinin verdiği dolaylı ve direk talimatların bir sonucudur. Bu talimatın gereğini yapan “Mülki erkan” Sürgü’deki katliam girişimi karşısında sessiz kalmıştır. Telefonlarımıza çıkmayan ve çıktıklarında da “Durum abartılıyor! Bu münferit bir olaydır!” diyen devlet yetkilileri ve sözüm ona “Güvenlik güçleri” hep birlikte AKP’nin ret, inkar, yasaklama, korkutma ve susturma konseptinin yürütücüleridir.
Sürgü’ye an yakın durumda olan Malatya ve Adıyaman şubemiz ve şube başkanlarımız saldırı hakkında bilgi aldıkları andan itibaren Sürgü’ye gidip saldırıya uğrayan ailelerin yanında olmuşlardır. Ve halen ailelerle birlikte saldırıya uğrayan evdedirler. Saldırıya uğrayan aileler Sürgü’den hiçbir yere gitmeyecektir. Canlarımıza her anlamda ve her ortamda sahip çıkacağız.
Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği olarak önceden planladığımız basın toplantısını 1 Ağustos 2012 Çarşamba günü Ankara’da yapacağız. Tüm bu ret, inkar, yasaklama ve katliam girişimlerine karşı eylem takvimimizi bu basın toplantısında açıklayacağız. (30 Temmuz 2012 Pazartesi/Ankara)
Saygılarımla…
Kemal Bülbül
Pir Sultan abdal Kültür Derneği Genel Başkanı
Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri

 

‎#Malatya 'da 500 faşisti dağıtamayan devlet, Taksim Meydanı'ndaki 200 #Alevi İçin tedbir(!) almakta gecikmedi. #sürgü

Video: Malatya’da Alevi vatandaşlara oruç saldırısı – Son Dakika

‎#Malatya ‘da 500 faşisti dağıtamayan devlet, Taksim Meydanı’ndaki 200 #Alevi İçin tedbir(!) almakta gecikmedi. #sürgü

 

02:30 – Bölgedeki milletvekilleri “şu an evin önünde toplanma yok” derken, evdekilerden Fidan Evli, “öyle kalabalık yok görünürde ama kapının önünden motorsikletle geçiyorlar ve tekbir sesleri duyuluyor, buna durulmak mı denir” dedi.
01:30 – Stuttgart’ta Aleviler Türk Konsolosluğu önünde eylemde.
01:30 – izmir’de yürüyüş başladı.
01:30 – sivil toplum örgütleri Ankara’da Güvenpark’da toplanmaya başladı.
00:50 – İstanbul’da Taksim meydanında ve Maltepe’de toplanılmaya başladı.
00:30 – Saldırıya uğrayan aileden Fidan Evli Yol TV’ye yaptığı açıklamada “Saldırsalar da öldürseler de sürgünü kabul etmeyeceğiz. Daha kaç kişiyi sürecekler, direneceğiz. İnsanların burada bu kadar toplanmasına hala izin veriliyor. Kimse müdahale etmiyor.” dedi.
00:20 – Grubun tekrar saldırıya geçtiği söyleniyor.
00:00 – ‎>> PSAKD Başkanı BÜLBÜL : “Jandarma alay komutanı bu planlı saldırıyı sıradanlaştırıyor bu Sivas’da da yapıldı.”
‎23:57 – İstanbul /- Aleviler ve sivil toplum örgütleri Malatya saldırılarına karşı Taksim meydanında toplanma kararı aldı.
23:40 – Saldırgan grubun tekrar toplanarak daha önce saldırdıkları eve doğru harekete geçtiği bilgileri geliyor.
23:30 – Belediye Başkanı aileye “buradan gidin” dedi.

Saldırıya uğrayanlardan birinin cep telefonu kamerası ile kaydettiği saldırı görüntüleri.

MALATYA’nın Doğanşehir İlçesi’ne bağlı Alevi ve Sünni vatandaşların birlikte yaşadığı Sürgü Beldesi’nde, sahurda evinin önünde davul çalınmasına karşı çıkan bir ailenin evi taşlanıp camları kırıldı, evin yanındaki ahır yakıldı. Tekbir getirip sloganlar atan saldırgan grup, jandarmanın uyarısına rağmen dağılmadı.

Saldırıya uğrayan bir Alevi vatandaş : “Şu an binden fazla insan kapılarımızın önünde taşlıyorlar ve tekbir getiriyorlar. Devlet bize çözüm olarak sürgün diyor. Biz sürgünü kabul etmiyoruz. Dün gece evlerimize ateş açtılar. Camlarımızı kapılarımızı kırdılar. Şimdi yine evlerimizin önünde toplanmış vaziyetteler. Jandarma ısrarla müdalede bulunmuyor. Bizleri yakacaklarını söylüyorlar ama biz direneceğiz. Yaşadığımız yerden sürgüne gitmeyi kabul etmiyoruz.” dedi.

Sivil toplum örgütlerinin çağrısı ile vatandaşlar İstanbul Taksim Meydanı’nda toplanmaya başladı.

Tartıştığı vekilleri yaralayan polisler

“Oğlu ile tartışan komiser yardımcısını görevden aldıran vekil” birkaç gündür yoğun konuşulan bir konu. Bundan birkaç hafta önce, iktidar patisinden olmayan eylemci vekiller yaralandığında, yüzlerine biber gazları sıkıldığında, coplandıklarında bu adalet fikri başka bir evrende geziyordu adeta.

Diyarbakır’da BDP’nin “Özgürlük için Demokratik Direniş” sloganıyla yapılmak istenen mitinge gitmek isteyen BDP’li vekiller dahil herkese polis müdahale etti. Ayağından yaralanan milletvekili Pervin Buldan hastaneye kaldırıldı.

Milletvekillerinin polislerle yaşadığı başka hak ihlallerini aşağıya yorum olarak yazarsanız birkaç saatte bir bu sayfaya eklenecektir.

Diren Karadeniz

Şarkıda bir kadın “Bizim kadınlarımız açlığa da gelir, yokluğa da gelir” diyor. Canan ve Zehra Kulaksız; Rizeli, iki direnişçi kadın. 19 Aralık 2000’de hapishanelere yapılan katliamdan sonra ölüm orucuna giren iki üniversite öğrencisi. Karadenizli kadınların direnişinden bahsederken, direnişçi kadını oraya görüntü olarak koymamak, “Doğrusunu diyeni arkadan vuruylar” derken Hrant’ı koymamak gibi olurdu. Canan-Zehra Kulaksız’ın cezaları yok; dışarıdaki üniversite öğrencileriydiler. Karadeniz’de sadece Ogün Samast ve Yasin Hayal yok; Canan-Zehra Kulaksız da var. Metin Lokumcu da… Bir algıyı kırmaya çalışıyorduk, o algıyı kırmaya çalışan herkesi klipte göstermeye çalıştık. Karadeniz’deki insanların yaşam alanlarına, kültürüne, dillerine bir saldırı var. Buna karşı ortaya bir şey koymak gerekiyor; bunun adı direniştir. 24 sanatçı halkına “Diren Karadeniz” diyor.

İlk kez 17 Haziran’da Kalan Müzik’in 20. Yıl Karadeniz Gecesi’nde gösterilen klip, YouTube’a yüklendikten sonra bir haftada 230 bin kişi tarafından izlendi. 24 sanatçıyı bir araya getiren klibin ve şarkının öyküsü Bahar Çuhadar ‘ın röportajında:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1092576&CategoryID=82

 

redhack

Redhack resmen terör örgütü ilan edildi. Bazı örgütler çok terörörö.

‘Kızıl Hackerlar’ adıyla bilinen Redhack, Dışişleri Bakanlığı’na ait internet sitesini hackleyerek sansür mekanizmasını tekrar tetikledi.
Savcılık, ‘Kızıl Hackerlar’ı, orak çekiçten oluşan bir logosu ve bir manifestoya sahip olmasından dolayı terör örgütü kapsamına aldı.

Savcılık, Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’na bir yazı göndererek RedHack Team’ın eylemlerinin ve üyelerinin Terör Örgütü kapsamında tekrar ele alınarak değerlendrilmesini istedi. RedHack’in sadece Türkiye sınırları içerisinde faaliyet göstermediğinin altını çizen kaynaklar, bu örgütlere yönelik sadece emniyetin çalışmalarının yeterli olmayacağını ifade ettiler.

Öğrencime Dokunma

TÜRKİYE’NİN BÜTÜN ÜNİVERSİTELERİNDE ÇALIŞAN ÖĞRETİM ELEMANLARINI

BASKILARA, TUTUKLAMALARA VE BUNLARIN BİR UZANTISI OLARAK AÇILAN DİSİPLİN SORUŞTURMALARINA KARŞI ÖĞRENCİLERİNE SAHİP ÇIKMAYA ÇAĞIRIYORUZ

GELİN Kİ, SESİMİZ DAHA GÜR ÇIKSIN:

ÖĞRENCİME DOKUNMA! 

Bir süredir, ülke genelinde hepimizin vicdanını rahatsız eden gözaltılara, tutuklamalara ve yargılama süreçlerine şahit oluyoruz. Özellikle son bir yıl içerisinde ürkütücü boyutlara varan bu baskıların önemli bir kısmı üniversite öğrencileri üzerinde yoğunlaşıyor.

Bugün Türkiye’de bulunan tutuklu öğrenci sayısı, hemen her gün artmakta. Yeni tutuklamalar, tahliyeler ve disiplin soruşturmaları neticesinde öğrencilikten çıkarılmalar nedeniyle doğru ve güncel verilere ulaşmak neredeyse imkansız. Asıl üzerinde durulması gereken, yüzlerle ifade edilen sayılar değil; öğrencileri terbiye etmeye, başaramayınca da tasfiye etmeye çalışan anlayıştır. Tutuklanan öğrencilere isnat edilen suçların çoğu “terör” şemsiyesi altında birleştiriliyor. Bu kapsamda suç delili olarak gösterilenler arasında; evde bulunan ders notları, kitaplar ve su faturaları gibi belgelerin yanı sıra, ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamına giren basın açıklaması yapmak, YÖK’ü protesto etmek, anma etkinliklerine ya da toplantılara katılmak gibi faaliyetlerin veya saç kestirmek, şemsiye taşımak, puşi takmak, halay çekmek, konser bileti satmak gibi gündelik yaşam pratiklerinin de yer alması, bu tabloyu daha da vahim hale getiriyor.

Çoğu yüksek güvenlikli cezaevlerinde senelerdir tutuklu bulunan öğrenciler, üniversite eğitimlerine devam edebilmek, ders notları ve kitaplarına ulaşabilmek ve sınavlarına girebilmek için ayrıca mücadele veriyorlar.

12 Eylül askeri darbesi ürünü Yüksek Öğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği, tutuklu öğrencileri sindirmenin tamamlayıcı bir aygıtı olarak kullanılıyor. Birçok üniversite yönetimi, bazı hallerde henüz hakkında bir kamu davası dahi açılmamış olan tutuklu öğrenciler için disiplin soruşturmaları başlatarak, uzaklaştırma ya da yüksek öğretimden çıkarma gibi ağır cezalar vermekte büyük istek ve acelecilik gösteriyor.

Devletin kendileri için uygun gördüğü kalıplara karşı çıkan, protesto eden, bazen yalnızca sorgulayan ya da farklı politik görüşleri benimseyen öğrencilerin, somut gerekçe ya da deliller gösterilmeksizin “terör örgütü” şüphelisi veya sanığı haline getirilmeleri ve sonu gelmeyen yargılama süreçleri içerisinde kaybedilmeye ve devlet şiddetiyle terbiye edilmeye çalışılmaları kesinlikle kabul edilemez.

Düşünce ve ifade özgürlüğüne dayalı bilimsel üretimin mekânı olan üniversitelerin sorumluluğu, en başta öğrencilerine sahip çıkmaktır. Biz Türkiye’nin bütün üniversitelerinde çalışan öğretim elemanları olarak, artarak devam eden gözaltı ve tutukluluk uygulamaları ile öğrencilerimizin hedef haline getirilmesine, özgürlükleri ellerinden alınarak sindirilmelerine, üniversitelerinden ve hayattan koparılmalarına karşı sessiz kalmayacağımızı beyan ediyor ve yetkililere sesleniyoruz:

Sınıflarda öğrencilerimizle tam mevcutlu olarak bir arada olmak istiyoruz!

ÖĞRENCİLERİMİZE DOKUNMAYIN!

8 Nisan 2012, toplam imzacı sayısı 520.

İmza vermek için:

http://www.ipetitions.com/petition/ogrencimedokunma/

Tüm imzaları görmek için:

http://www.ipetitions.com/petition/ogrencimedokunma/signatures

 

Görseli büyük boyutta indirmek için üzerine tıklayın.

Orospu Manifestosu

joferman.com adlı internet sitesinde yayımlanan Orospu Manifestosu, orospuların karakteristik ve fiziksel özelliklerini, ezber bozan feminist bir bakış açısıyla kaleme aldı.  Umut Saim Balkır çevirdi.

OROSPU MANİFESTOSU

…erkek insanoğlu olarak tanımlanıyor, kadınsa feminen bir varlık. Ne zaman insansı davranışlar, tepkiler verse erkekliğe özenmekle itham ediliyor…

Simone de Beauvoir

BITCH (OROSPU) henüz varolmayan bir organizasyondur. İsim bir akronim (birkaç kelimeden oluşan bir ismin başharflerinin kullanıldığı kısaltma) değildir. Kulağa nasıl geliyorsa öyle kullanılmaktadır.

BITCH (OROSPU) orospulardan oluşmaktadır. Orospu için bir çok tanımlama vardır. En övgü dolu tanımlama dişi köpektir. Aynı zamanda homo sapiens (düşünen insan) olan orospulara karşı yapılan tanımlamalar nadiren objektiftir. Tanımlamalar kişiden kişiye değişmekte ve tanımı yapan kişinin kendisini ne denli orospu gördüğüyle doğru orantılı olarak güçlenmektedir. Herhalukarda orospunun hep bir kadın, bir köpek yada öteki olduğu konusunda herkes hemfikirdir.

Aynı şekilde bir orospunun genelde agresif olduğu, bu nedenle de feminen olmadığı konusunda da hemfikirizdir(öhö). Seksi olabilir; ki seksiyse orospu bir tanrıçaya dönüşür, ancak bu durum şu anda bizi ilgilendirmemektedir. Çünkü asla “gerçek kadın” olmaz.

Orospular aşağıda belirtilen karakteristik özelliklerin bazılarına yada hepsine sahiptirler.

1)    Kişilik: Orospular agresif, iddialı, hükmetmeyi seven, küstah, iradeli, inatçı, düşmanca tavırlara sahip olan, dolaysız, duygusuz, dürüst, uygunsuz, kalan derili, taş kafalı, ahlaksız, kesin fikirli, yetkin, hırslı, itilmiş, ağzı kalabalık, özgürlükçü, düşkün, dediğim dedik, titiz, çıkarcı, egoist, kullanılmış, başarılı, ezici, korkutucu, ihtiraslı, zorlu, cırtlak, erkek gibi, gürültücü, fırtınalıdırlar. Daha bir çok şey olabilir. Bir orospu pisikolojik olarak içinde bir çok boşluk barındırır. Bilirsinki herzaman ortalıklardadır. Kimseden bir bok almaz. Onu sevmeyebilirsin ama yok sayamazsın.

2)    Fiziksel: Orospular büyük, uzun, güçlü, geniş, yüksek sesli, saygısız, kaba, beceriksiz, hödük, yayılmaya müsait, rahatsız edici ve çirkindirler.  Orospular, bir kadın olmasından dolayı sınırlandırılmış, baskı görmüş ve kibar davranışlar sergilemek zorunda kalmış hemcinslerinin aksine vücutlarını özgürce hareket ettirirler. Merdivenleri üçer beşer çıkar, yürüdüklerinde uzun adımlar atar ve oturduklarında bacaklarını nereye koydukları konusunda endişe etmezler. Sesleri yüksek çıkar ve genelde kullanırlar. Orospular tatlı değildir.

3)    Yönelim: Orospular karakterlerini katı bir şekilde ve direkt olarak kendilerinden ve yaptıklarından oluştururlar.Bir kişiyle yada organizasyonla ilişkiye girebilir ama asla biriyle yada birşeyle evlenmez; bir erkekle, bir yuvayla yada bir organizasyonla. Böylece orospular günü gününe, oradan buraya yada o kişiden bu kişiye göre yaşamaktansa kendi hayatlarını planlamayı tercih ederler. Bağımsız yaratıklardır ve lanetolası çok istedikleri herşeyi yapabilme yeteneğine sahip olduklarına inanırlar. Eğer yollarına birşey çıkarsa; tabi bu orospu olma nedenleri. Eğer profesyönel olarak bir sapma şansı olursa bir kariyer yapabilmek için çok çabalarlar ve hiç kimseyle yarışmaktan, mücadele etmekten çekinmezler. Profesyönel olarak bir sapma yapamadıklarındaysa kişisel ifade ve kişisel gerçeklik için çabalarlar. Ne yaparlarsa yapsınlar aktif bir rol almak isterler ve bu dominant tavırları dışarıdan sezilir. Bir çok kez, varolması büyük ve yaratıcı bir güce bağımlı dominant rolleri kendi durumları buna müsait değilken başka insanları etkileme amacıyla kullanırlar. Sıklıkla bir erkek tarafından yapılması doğal karşılanan şeyi yaptıklarında yönlendirici olmakla itham edilirler.

Gerçek bir orospu “kendi” olma konusunda azimlidir ancak orospu terimi genelde fazla ayırım yapılmadan kullanılır. Bu terim kadının özgüvenini azaltmak için, erkek tarafından yaratılıp kadın tarafından benimsenmiştir. Örnek olarak “İBNE” teriminin (çevirmen notu: burada geçen “rigger” kelimesinin karşılığını bulamadığım için “ibne”yi kullanmayı doğru buldum) kullanılması gibi orospu da, toplumsal olarak kabul gören davranışların konforunu bilmeyen bir kitlenin izolasyonu ve itibarının sarsılmasını sağlamaktadır.

BITCH (OROSPU) bu terimi negatif olarak kullanmaz. Bir kadın orospu olduğunu söylemekten gurur duymalıdır çünkü orospu güzeldir. Bu bir tür kendini doğrulama yoludur, başkalarının gözünde inkar edilme değildir. Herkes orospu olarak sınıflandırılamaz. Sözü geçen üç niteliğe sahip olma zorunluluğu olmadan ama diğer ikisinde son derece azimli ve biraz çatlak bir kişi için de orospu olduğu düşünülebilir. Eğer bir kadın bu niteliklerin üçünden de tam not alıyorsa, yada en azından büyük kısmında başarılıysa o zaman o kadın BITCH’in orospularındandır. Sadece Süperorospular bu üç kategorinin tümünü barındırırlar ve çok az sayıdadırlar. Çoğu toplumda uzun süre varlık gösteremez.

Bütün orospuların en belirgin karakteristik özelliği cinsel rollerinin gerektirdiği düşünülen davranışlar konseptini kaba bir şekilde bozmalarıdır. Farklı şekillerde bozarlar ama hepsi bir şekilde ırzına geçer. Orospuların ötekine yönelttiği davranışlar, hedef konumlandırmaları, kişisel stilleri, giyim tarzları ve vücutlarını elealışları onları sarsar ve kolay olmadıkları hissini uyandırır. Çevrede bir orospu bulunduğunda insanlar bilinçli yada bilinçsiz olarak rahatsız hissederler. Sapkın olduklarını düşünürler. Tarzlarını rahatsız edici bulurlar. Böylece orospu olduğu için acıdıkları bu insanlara ucuz bir yafta yapıştırıp, onları ezilmiş kadınlar olarak tanımlarlar. Hakları yenmiş olabilir ama bunun neden olduğu sonuç sosyal yaşamı etkiler, seksüel hayatı değil.

Orospularda rahatsız edici olan hem erkek hem dişi olmalarıdır (erdişi). Geleneksel olarak erkeksi kabul edilecek davranışları kendi içinde bir araya getirir. Bir orospu kördür, dolaysızdır, gururludur. Zaman zaman da egoisttir. O dürüst olmayan, şirin ve gizemli olan “evrensel kadınlığa” sevgi beslemez. O, kadın için doğal kabul edilen vekaleten yaşama fikrine tepeden bakar çünkü kendi hayatını kendi gibi yaşamak ister.

Toplumumuz insanlığı erkeklik,  kadınlığı erkeklikten geriye kalan şeyler olarak görüyor. Bu şekilde bir kadın yanlızca bir erkeğe vekaleten varolup hayatını yaşayabiliyor. Yaşayabilmesi için bir kadın bir erkeğe hizmet etmeli, onurlandırmalı ve itaat etmeli, bunun  karşılığı olarak alabileceği ise gölgeden ibaret bir hayat.

Orospular birine hizmet etmeyi, onurlandırmayı ve itaat etmeyi reddederler. Onlar tümüyle işler durumda bir insan olmayı isterler, sadece bir gölge olmayı değil. Hem kadın, hem insan olmak isterler, bu onları sosyal olarak çelişkili insanlar yapar. Sadece varlıkları bile bir kadının hayatının bir erkekle olan ilişkisine bağlı bulunması ve bir çocuk gibi devamlı olarak birinin himayesine ihtiyaç duyması fikrinin aksini ispatlamaya yeter.

Bu nedenle bir orospu, eğer ciddiye alınırsa kadını köleleştiren sosyal yapı ve onların konumlandırıldıkları yerden ayrılmamalarını sağlayan sosyal değerler açısından tehlike teşkil eder. Şuna şahitlik ederler ki kadınların boyunduruk altında olmaları gerekli değildir ve tüm sosyal sistemin doğruluğu konusunda şüpheler uyanmaktadır. Bir tehlike olarak görülmelerinden ötürü ciddi bir sosyal konumda görülmezler. Bunun yerine sapkın olarak toplumdan defedilirler. Erkek, onlar için kısmen insan olarak görüldükleri ama gerçek kadın olamadıkları bir sınıf oluşturur.Onu insansı bir varlık olarak kavramlaştırmalarına karşı seksüel bir varlık olarak ilişkilendiremez ve kabul edemezler. Kadınlar kdın olduklarını unutamadıkları için bu konuda daha çok korkutulurlar. Kadınlar orospularla yakınen ilişkilendirilmekten acayip korkarlar. Onların, gıpta ettikleri zincirlerinin sağladığı güven duygusuna meydan okuyan özgürlükleri ve bağımsızlıkları vardır. Orospu gerçeğiyle ne bir kadın ne de erkek yüzleşebilir. Çünkü bu yüzleşme onların kendi ahlaksızlıklarıyla yüzleşmeleridir. Bu yüzden o tehlikelidir. Bu nedenle onu bir ucube olarak görüp çevrelerinden uzaklaştırırlar.

Bu durum bir kadın olarak şahsi prangasının köklerini işaret eder. Orospular sadece birer kadın oldukları için değil, kadın gibi olmadıkları için de baskı görürler. Kadınsı olmak yerine öncelikle insansı olmayı tercih ettiği için, sosyal baskıları kabullenmeyip önce kendine dürüst olduğu için orospu aykırı bir kişilik geliştirir ve olgunlaşır. Tıpkı genç kızlar gibi kabul edilmiş seks rollerinin limitlerini ihlal ederler. Diğer kadınlarla bir tutulmazlar ve çok azı ona rol model olabilecek yetişkin bir orospuya sahip olacak kadar şanslıdır. Kendi yollarını oluşturmak ve haritada yeralmayan seferin bahşettiği gizli tehlikelerle belirsizliğe ve özgürlüğe ulaşmalıdır.

Orospular toplumun kadına verdiği sert cezalar karşısında güçlü olup ayakta kalmanın timsalidir. Genç kızların akılları yardımcı-anne rolü dışında kadınların erkeklerden daha az değerli olmasını mantıklı bulmaz. Onlar evliliğin kadına getirdiği köleliği asla özümseyemediklerini söylerler. Bunun yanında bazı orospular da genelleşmiş sosyal baskılara ilgisiz kalır, bazılarıysa inatçı bir direnç geliştirirler. Bazı davranışlar zaman içinde hoşgörülürse bir kısmı yüzeysel bir kadınsılık takınır, erkek gibi kız olurlar (Çevirmen Notu: burada  “kız oğalan kız” yada “erkek fatma” gibi terimleri “tomboy”un karşılığı olarak kullanabilirdim, ama içim el vermedi… karar sizin…) Orospular tüm ruhları ve akıllarıyla yababileceklerinin ve olabileceklerinin limiti olması konforunu tümüyle reddederler. Onlar arzuları ve yönelimlerine hiç bir mecburiyet, sınırlama getirmezler.

Bu direnç onları tekrar tekrar mahkum eder. Onlar boşverilir, küçümsenir, alay edilir, haklarında dedikodu yapılır, yüzlerine gülünür ve toplumdan sürülürler. Tomlum kadınları köleliğe iter sonrada köle gibi davranıyor diye eleştirir. Bu son derece ustaca uygulanmaktadır. Çok az kişi seksüel rollerini istendiği gibi oynamadıkları için onlardan hoşlanmıyor olmasını direkt söyleyebilir.

Aslında çok azı orospulardan hoşlanmama nedeninden emindir. Gerçeğin yapısallığına tecavüz ederek yapının kendini bozduklarını anlayamadılar. Çocukluk döneminde bazı kızlar bir şekilde uyumsuzdu ve onlar eğlenmek için iyi birer objeydiler. Çok azı bu hoşlanmama olgusunun kökenleri konusunda bilinçlidir. Sonuçlarıyla da hiç yüzleşilmedi zaten. Eğer tümüyle konuşulmuş ve çözümlenmiş olsaydı sadece bir genç kızın arkasından söylenmiş kötü niyetli bir söz olarak kalacaktı. Orospular onlarda bir sorun olduğu düşünülsün, hissedilsin diye varedildi, kişisel bir sorun…

Bu günah keçisi oyununda özellikle ergenlik dönemindeki genç kızlar kötü durumdadır. Kızlar için toplumun uygun gördüğü ödülü kazanmak adına (yani erkeğini) tamamlamak zorunda olduğu en zorlu sınav dönemidir. Kadınlıklarını ispat etmeli yada toplum tarafından reddedildiğini kabullenmelidir. Kendilerine olan güvenleri yok denecek kadar azdır ve bu sürecin oluşturduğu belirsizliği göğüslemek zorundadır. Onlar bu yarışmada en sert olanlardır hatta bu sınavı tamamlamakta zorluk çekenlere, gerileyenlere son derece acımasız ve serttirler. Onların kaygılarını taşımayan, erkekleri etkileme sanatının etkinliğine dahil olmayan yaşıtları en sosyal olan gruptan dışlanır. Eğer daha önce farketmediyse, bir orospu bu süreçte farklı olduğunu keşfeder.

Yaşlandıkça neden farklı olduğunu daha iyi anlar. Bir orospu iş almaya başladığında yada bir organizasyonda yer aldığında nadiren söz dinleyip yerinde oturma konusunda hoşnut olurlar. Bir orospu kendi aklına sahiptir ve onu kullanmak ister. Yükselmek, yaratıcılığını kullanabilmek ve sorumluluk almak ister. Yetenekli olduğunu bilir ve bu yeteneği kullanmak ister. Erkeğe boyun eğmeyerek çalışma durumunu kişisel başarısı sayar.

Seksüelite’nin sert tuğla duvarıyla tanıştığında itaatkar yaklaşmaz. O duvara, onun için tanımlanan yardımcı rolü kabul etmediğinden kafa atacaktır. Bazen kendi yolu üzerinde de bu duvarla çarpışabilir. Yada bir gedik bulup kendine bir kaçış deliği oluşturmak için marifetini gösterebilir, olmadı kendi gücüyle bir çıkış yolu yaratır. Yada onunla yarışanlardan on kat daha iyidir. Aynı zamanda beklentisinin altında olanı da kabul eder. Basit seks algısı doğrultusun daha aşağı bir seviyede konumlanmaktan henüz kaçamadığı için tıpkı öteki kadınlar gibi hevesi kursağında kalır. “Tahtın sahibi olmak” tanımlamasıyla gelen sınıflandırmayı gerçekte hiç istememesine karşın, genellikle tahtın ardındaki güç olma durumunu benimser; ki içinde asıl gücün kendinde olduğu bilgisi saklıdır. Bir orospu, hayatı boyunca hem kadın olma hem de gerçek bir kadın olmama durumunu yaşamak zorunda bırakıldığından, hayatında başardıklarını sıradan bir kadının elde edemeyeceğini düşünür. Çoğu zaman fazlasıyla olgunlaşmış bir orospu üstün taraflarını kabul etmeyerek kendini küçümser. Kendini düşük seviyede yada orta karar görür; ona göre kendi yapabiliyorsa herkes yapabilirdir.

Ebeveynler gibi orospular da, içinde rahat hissettikleri sokaklarda feminen rollerini öğrenmiş olabilirler. Bu bilhassa fiziksel olarak orospu olan kadınlar için doğrudur. Akılları gibi bedenlerinide özgür bırakmak, fiziksel hareketleri kısıtlama yada insanlar rahatsız olmasın diye soyundukları roller için harcanan efora hayıflanırlar. Çünkü onlardan fiziksel olarak beklenen seks rollerini çiğneyebilir ancak pisikolojik ve entellektüel açıdan bu denli özgür olamazlar. Normlardan biraz sapma belki tolere edilebilir ancak fazlası tehlikelidir. Bir kadın gibi düşünmemek, kulağa kadınsı gelen düşünceler üretmemek yada kadın davranışları sergilememek bile yeterince kötüdür. Ayrıca kadın gibi görünmemek, “o” gibi hareket etmemek yada kadın gibi rol yapmamak renksizliğin de ötesinde algılanmaktadır. Bizim toplumumuz insan çeşitliliği sıkalasında katı, hoşgörüsüz sınırları içinde yer alır. Bazı kadınlar fiziksel özellikleriyle tanımlanır. Bu sınırları aşmamış olanlar, aşmış olanlara nazaran daha özgür olurlar. Sınırları kabullenen orospuların gıpta ettiği bu diğerleri, davranışları yaygınlaşmasın diye şiddet ve baskı görürler. Bu tip orospular tekrar tekrar şiddet görürler çünkü toplumdan sapmış oldukları çok aşikardır. Ama bu durumun telafisi büyük orospu olarak, küçük orospulara nazaran daha az zorlanıp daha çok kazanmaları ve ciddiye alınmalarıdır. Bir kadın olarak ızdıraplarının kaynağı aynı zamanda güçlerinin kaynağıdır.

Olgunlaşma sürecinde bütün orospuların giydiği bu ateşten gömlek ya onları vareder yada parçalar, kırar. Onlar doğalarının gerektirdiği gibi olmak yada sosyal olarak kabul görmekten oluşan iki uç arasına gerilmiş bir bağ gibidirler. Onlar duygulu ve hassas insanlardır ama bu hassasiyetten dünyanın geri kalanı haberdar değildir. Çoğunlukla dış ortamlarda onları koruyan kalın bir nasır tabakası geliştirdikleri için sert ve acımasız görünürler. Bu özellikle, zorla izole edilmiş hayatlar yaşayan orospularda, değiştirilmemek ve yok edilmemek için vardır. Benzer kişiliklerle büyüyen, anlayışlı aile bireylerine sahip, bir veya iki rol model gözlemleyebilmiş şanslı orospularsa, orospu olmanın bazı kötü yanlarından sakınabilirler. Oldukları kişi için cezalandırılmaya tahammül edebilir ve farklılıklarını özgüvenin getirdiği huzurla kabullenebilirler.

Kendi yolunu tek başına çizen bu insanlar belirsiz bir patika yolda ilerlemektedir. Bazıları sonunda anlar ki sorunları rahat olmayışları değildir, kendileri o rahatlık ve konforu istememektedirler. Bunu anladıklarında aynı zamanda kendileriyle ilgili bir sorun olmadığını, sadece içinde yaşadıkları toplum yapısının onlara uymadığını anlarlar. Bir çoğu sonunda kendini bu katı sosyal çevreden izole eder. Hernasılsa bu durumun getirdiği bir ödül vardır. Tedbirli ve bilinçli davranana kadar, kızkardeşlerinin de yardımı olmadan, sırf sergiledikleri bu davranışlar nedeniyle kibirle ödüllendirilirler. Orospular o kadar sertleşir ve o kadar hissizleşir ki insan olmalarına dair son izlerde çok derin bir yerlere gömülür yada tümüyle yok edilir.

Bütün orospular yapmaz bunu. Nasırlarından dolayı hassaslaşanlarda olur. Güven duymak yerine reddetmek için sağlıksız bir aşırı duyarlılık geliştirirler. Görünüşte dışarıya karşı sert dururlar, içlerindeyse bir hayat boyu ayakta durma zorunluluğunda kamçılanan et ve kemikten oluşurlar. Bunlar gitgide kötüleşen orospulardır. Onlar omuzlarında hep bir yükle ortalıkta gezinir ve gücünü hiçde yapıcı olmayan kin ve nefret adına kullanırlar. Bu tür orospular çok çirkin ve kötü olabilirler çünkü kimseye güvenemezler. Güçlerini yapıcı olmak için kullanmayı bir türlü öğrenemezler.

İnsan olarak sakat bırakılmış orospular öfkelerini başka insanlar üzerine, genellikle de kadınlar üzerine yöneltirler. Bu durum kadınların kendilerini ve diğer kadınları toplumun çizdiği sınırların içinde tutmasına iyi bir örnektir. Orospular kendine ve bir grup kadına karşı nefret duyan, orospu olmayan kadınlardan daha az suçlu değildir. Her ikisi de en kötü ızdıraba maruz kalır ve bunun devamlılığını sağlar. Bütün orospular günah keçisidir ve bir psikolojik zırh oluşturup kendini koruyamayanlar tepeden bakanların hedefi olur. Bir kitle olarak orospular, tıpkı kadınların bütün bir toplum tarafından korkutulduğu gibi o kadınlar tarafından korkutulur. Onların alanlarından faydalanır onlarla dedikodu yaparlar ama başka yerde kabul görmez ve aşağılanırlar. Geleneksel kadın sınıflandırması için tehdit ama aynı zamanda bir kadının üstün hissetmesini sağlayan bir dış grup olarak algılanırlar. Birçok kadın hem kıskanır orospuları hem de onlardan daha iyi olduklarını düşünür. Bir yandan onlar kadar agresif ve erkeksi yaratıklar olmamalarından dolayı rahat, bir yandan da onlar için çok değerli olan erkeklerin daha özgür, daha iddialı ve daha özgür bulmalarından dolayı kadına tercih ettikleri orospulara karşı sinsi bir şüphecilikle yaklaşırlar.

Oraspularsa aynı nedenle öteki kadınları çok kafaya takmazlar. Kadınları beğenmeyerek olgunlaşırlar. Onlarla bağlantı kuramaz, onlarla bir tanımlanmaz, onlarla ortak hiçbir şeye sahip olamazlar. Diğer kadınların onlarla alakalarının olmaması yönünde bir normları vardır. Bu nedenle orospular da kadınları reddeder. Orospuların, orospu olmayanlar tarafından küçümsenmesini engelleyen nedenlerden birisi budur. Böylelikle ilk kim yaparsa kazanır oyunu başlar. Birçok kadın bu boktan duruma hizmet ederken orospular biraz dişini sıkarsa en azından küçük bir kısmı bu durumun nedenlerini anlamayı sağlayacak politik bilince ulaşabilir. Orospular kadınlar tarafından mağdur edilmektedir diyebilirdik eğer erkeklerin altında topyekun ezilmeseler ve kendileri için duydukları nefret bu kadar büyük olmasaydı.

Aynı zamanda orospular kadınların yakınındayken rahat edemezler çünkü çoğu zaman psikolojik akranları kadınlar değil erkeklerdir. Orospular özellikle pasif insanlar sınıfına girmez. Bu sınıftakiler bir şeyler kırmaya korkarlar. Kadınlara genel olarak pasif olmaları öğretilmiştir, öyle olmasalar da öyle görünmeye çalışırlar. Bir orospu pasif değildir ve bu rolü kıvıramaz. Ama çoğu zaman baskın tür olarak algılanmakta istemezler çünkü doğal olarak birinin bir başkası üstünde güç kullanmasından hoşlanmaz ya da erkeksi görünmek istemezler. Böylece orospular sadece güçlü olduğunu bildiği diğer akranları yanında rahat edebilir ama doğaları gereği pasif olmayan karakterleriyle bulunurlar. Bu erkekler arasındaki ilişkide, kadınlara nazaran daha sık karşılaşılan bir davranış biçimidir. Ancak en yakın akran ilişkisi kendine karşı hala kin duyan ve bundan henüz pes etmemiş orospular arasında bulunmaktadır. Bu meselede aynı durumu yaşayan akranları onun hala yanında rol yapmak zorunda olmadığı tek insan grubudur. Bir orospu sadece diğer orospuların yanında gerçekten özgürdür.

Bu anlar nadiren oluşur. Çoğu zaman bu orospular psikolojik olarak izole durumda kalırlar. Kadın ve erkekler onlardan öyle çok korkarlar ki orospuların gerçek kişiliklerini savunması, koruması gereken sert bir tavır takınırlar. Orospular güvenmesi gereken çok az sayıda kişi için çok şüphecidirler çünkü çoğunlukla bu güven duydukları kişilerin duyguları sahte çıkar. Ama yalnız kalmanın getirdiği bir güç vardır; izole yaşamaları, sert ve kaba olmaları diğer kadınların sahip olmadığı birer nimettir. Orospular bu toplumun içinde bilinmeyeninde bilinmeyeni kahramanlardır. Onlar birer piyon, öncü birlik, birer mızrak başıdır. Bu isteseler de, istemeseler de varlıklarının bir sonucudur. Birçoğu onlara kardeşçe duygular beslemeyen akranları diğer kadın kitlesi için bu öncü rolünü oynamayı seçmek istemez ancak bundan da sakınamazlar. Limitleri ihlal eden bu insanlar o limitlerin genişlemesine yâda kırılmalarına neden olurlar.

Orospular ilk fakülteye gidenlerdi, uzmanlığın görülmez engellerini ilk kaldıranlardı, ilk sosyal devrimcilerdi, ilk çalışma liderleriydi, diğer kadınları ilk organize edenlerdi. Pasif olmadıklarından, aşağı görüldükleri için gücenip darılmadıklarından diğer kadınların yapamadığı her şeye el atabildiler. Onlar toplumun onlara uzattığı kirli tabaklarını geri fırlatıp kadının görmesi bile mümkün olmayan, dünya üzerindeki payını ortaya koydular. Kenarda köşede yaşadılar. Yalnız ya da kız kardeşlerinin yardımıyla içinde bulunduğumuz dünyayı değiştirdiler.

Benim tarifim orospular bu toplumun marjinal yaratıklarıdır. Doğru dürüst bir yerleri yoktur, bunu başardılarsada içinde kalamazlar. Kadındırlar ama gerçek kadın değildirler. İnsandırlar ama erkek değildirler. Bazıları kadın olduğunu bile bilmez, çünkü diğer kadınlarla iletişim kuramazlar. Zaman zaman kadınsı oyunlar oynasalar da bilirler ki bu bir oyundur. Temel pisikolojik baskı sorunları onların alt tabaka insanı olma inançları değil, olmadıkları inancıdır. Bu nedenle tüm hayatları boyunca garip hissettiklerini söylerler. Bu daha kibar ifadelerlede anlatılabilir ancak asıl olan mesajın alınmasıdır. Bir çok kadın gibi onlara da kendilerinden nefret etmeleri öğretilmiştir. Tabiki farklı şekil ve yollarla ancak etki aynıdır. İçselleşmiş aykırı kişilik modeli, her zaman fazlasıyla kin ve acı ile sonuçlanır. Bu nedenle oluşan öfke genellikle birini (kendisini) hoşnutsuz ettiği gibi bir başkasını da (ötekini) hoşnutsuz eder ve onlar hakkındaki sosyal klişeleri sağlamlaştırır. Bu durum sadece politik bilincin merkezi yönlendirmesiyle düzelebilir… (Sosyal Sistem)

Bu manifestonun büyük bir kısmı orospular hakkındadır. Geri kalan kısmı da orospu hakkında olacaktır. Organizasyon henüz varolmamıştır ve büyük ihtimalle hiç varolamayacaktır. Orospular kahretsinki çok özgürlükçüdürler ve biribirlerine güvenmeyi öğrenememiş diğer kadınlara güvenmemeyi çok iyi öğrenmişlerdir. Bu, orospuların diğer kadınlara yapmayı öğretmek zorunda olduğu şeydir. Orospular kendilerini orospu olarak kabullenmeyi öğrenmeli ve kızkardeşlerine yaratıcı birer orospu olmaları için ihtiyaç duydukları desteği vermelidir. Orospular kendi güçleri ve kendileriyle gurur duymayı öğrenmelidir. Kendilerini koruduğuna inandıkları izolasyondan uzaklaşmalı ve genç kızkardeşlerine bu tehlikeden kaçınmalarında yardımcı olmalıdır. Şunu unutmamalıdırlar ki genellikle kadınlar kadınlara diğer erkeklerden daha az hoşgörülü davranırlar, çünkü onlara tüm kadınları düşman olarak görmek öğretilmiştir. Ve orospular politik bir tavırla sorunlarını elealamak için birlikte bir hareketin içinde şekillenmelidir. Tıpkı tüm kadınlar ve özgürlükleri için yapmaları gerektiği gibi özgürlükleri için organize olmalıdırlar. Güçlü olmalıyız, militan olmalıyız, muhakkak tehlikeli olmalıyız. Unutmamalıyız ki orospu güzeldir ve kaybedecek hiç bir şeyi yoktur. Hem de hiç bir şeyi…

Onlara ithaf edilmiş bu manifesto, bir çok kızkardeşimin yardımıyla düzeltilip, kaleme alındı.

Yazar – Anonim (Tüm Orospular)

Çeviren – Umut Saim Balkır

Van’a yardım ediyoruz – KESK desteğiyle bobiler.org ve eksisozluk ortak kampanyası

Hava soğuk ama Van daha soğuk. Gidince gördük ki, yaşanan iki deprem sonrası ekonomisi iyice bozulan Van’da kışın da gelmesiyle birlikte özellikle gıda konusunda büyük sıkıntı yaşanıyor. Depremin ardından bölgeye yapılan yardımlar kısa sürede ihtiyacı karşılamıştı. Ancak uzun vadede zaten kötü olan bölge ekonomik yapısı afetin getirdiği yıkımla iyice dibe vurunca, ciddi bir gıda sıkıntısı baş göstermiş. Van’da bir çok aile hayatını insani yaşam standartlarının altında sürdürmeye çalışıyor. Bu noktada en azından önümüzdeki kışı çıkarması açısından bölgede ciddi bir süre düzenli olarak gıda akışına ihtiyaç var.

Bu sebepledir ki bobiler.örg ve ekşi sözlük olarak KESK’in de desteğini alarak bir yardım kampanyasına ön ayak olmak istedik. Umarız bu kampanya katlanarak büyür. Buradan yardımı dokunabilecek tum markalara web sitelerine de cagri yapmak isteriz. KESK’in Van’da sürdürdüğü hali hazırda var olan bir yardım mekanizması var; size verdiğimiz adresler üzerinden yapacağınız yardımlar KESK tarafından bölgedeki ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak.

Bobiler.örg olarak elimizden geldiği ölçüde yardımda bulunmaya çalıştık. Ekşi sözlük de 1500 koli bebek maması gönderiyor. Van genelinde yapılan ihtiyaç tespitleri sonucunda yapılabilecek yardımların listesi aşağıda. Siz de el atarsanız süper olur.

İhtiyaçlar:

– gıda (çabuk bozulmayacak, stok imkanı bulunan)

Gıda yardımının 8 kişilik ramazan paketleri şeklinde hazırlanmış olması yardımların sağlıklı bir şekilde aktarılabilmesi açısından önemli:

5 kg yağ
2 kg salça
3 kg fasulye
2 kg çay
4 kg şeker
2 kg nohut
2 kg bulgur
3 kg pirinç
2 kg mercimek
2 kg zeytin
3 kg reçel
2 kg helva
3 kg beyaz peynir

Yardımlarınız, KESK’in oluşturduğu merkezlerde toplanıp Ankara’da Çankaya belediyesi, istanbul’da şişli belediyesi tarafından sağlanacak tırlarla afet bölgesine gönderilecek.

Yardımlarınızı;

İstanbul için Sarıyer Belediyesi’nin bize sağladığı yardım çadırına.  Adres: Van’a Yardım Kampanyası Çadırı, Sarıyer Belediyesi Sosyal İşler Müdürlüğü, Çayırbaşı Stadı yanı Çayırbaşı – Sarıyer ilgili kişi: Sema Hür

Ankara için: Çankaya Belediyesi Tümbelsen İş yeri Temsilciliği’ne - Adres: Çankaya belediyesi’nin içinde Kolej Kavşağı Kurtuluş Parkı karşısı Çankaya Belediye Başkanlığı – ilgili kişi: Osman Özyurt – 0544 577 80 28

Van için: Van Cumhuriyet cad. Mavi plaza önü. KESK şubeler platformu – ilgili kişi; Şahin Karakoyun – 505 485 00 48 – Egitimsen Şube Başkanı Murat Atabay – 505 522 62 23 – Ses Sube baskani Yilmaz Beki – 505 273 13 57

Adreslerine kargo yoluyla ulaştırabilirsiniz. Yardımları taşımada kolaylık göstermesi açısından bir kaç kargo firmasıyla görüştük ancak olumlu yanıt alamadık.

Bunun dışında: gıda en acil ihtiyaç olsa da kıyafet ve ısınma ihtiyaçları da devam ettiğinden aşağıdaki malzemeleri temin edebilenler aynı merkezlere kargolayabilirler.

-çadır (silindir 4×4 ya da 6×4, izolasyonlu branda)
-elektrikli soba (katalitik hem kullanımı hem de yeniden dolumunun zorluğu nedeniyle tercih edilmemektedir)
-elektrikli ve normal battaniye
-kullanılmamış mont ve ayakkabı (çocuk, kadın ve erkek şeklinde tasnifi yapılmış)
-kullanılmamış kışlık içlik ve iç çamaşırı (çocuk, kadın ve erkek şeklinde tasnifi yapılmış)

Yardım kampanyasının hazırlanması sürecinde bize büyük destek olan KESK’e, gönderilecek yardım malzemelerinin toplanması için çadır hazırlayan Sarıyer Belediyesi’ne, yardım malzemelerinin bölgeye aktarılmasını sağlayacak olan şişli ve Çankaya belediyeleri’ne, bize indirimli ürün sağlayan ülker’e teşekkür ederiz.

Videoeylem atölyesi balikbilir.org, bobiler.org’un ve ekşi sözlüğün çağrısını desteklemektedir.

 

SOPA ve PIPA Yasası İnternette Köklü Değişiklikler Getirecek

SOPA ve PIPA Yasası İnternette Köklü Değişiklikler Getirecek

SOPA ve PIPA olarak bilinen tasarı ABD senatosunda onaylanırsa ABD başta olmak üzere tüm dünyada internet ile ilgili köklü değişiklikler olacak.

Bilim Adamları Şampuan Kullanımı ile Beyaz Saçı Sona Erdirdi!
Çevrimiçi Korsanlığı Durdurma Yasası (SOPA) ve Entelektüel Mülkiyetin Korunması Yasası (PIPA) olarak bilinen tasarı ABD’de senatosunda onaylanırsa ABD başta olmak üzere tüm dünyada internet ile ilgili köklü değişiklikler olacak. Amerikan Temsilciler Meclisi’nin korsanla mücadele için çıkaracağı SOPA ve PİPA yasalarını protesto etmek amacıyla bir çok büyük internet sitesi sitelerini kararttı.

Bu yasanın ileride internet sansürlerinin yolunu açacağını düşünen ve bu görüşte birleşen Google, WordPress, boing boing gibi pek çok firma tasarıyı protesto ediyor. Telif hakkı gibi konulara odaklanan yasa tasarısının internet özgürlüğünü ihlal ettiğini öne süren Google ve Facebook gibi internet devleri ise tasarıya şiddetle karşı çıkıyor.

Bu bağlamda Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, “Kara Çarşamba”nın ardından yaptığı açıklamada internetten anlayan, bilinçli liderlere dünyanın ihtiyacı olduğunu kaydederken, Facebook’un internete zarar verecek her yasaya karşı duracağını belirtti.

İnterneti dünyayı birbirine bağlayan çok güçlü bir yapı olarak nitelendiren Zuckerberg, internetin gelişimi üzerine vasat düşüncelerin yasalar yoluyla hayata geçirilmesine engel olmak için elinden geleni yapacaklarını dile getirdi.

Bunun yanında, ABD’deki sosyal haber servisi Reddit.com 12 saatliğine yayınlarını durdurdu. Craigslist.com da giriş sayfasına “Bu çılgınlığa bir son vermeye nasıl ve niçin yardım edeceğinizin farkına varın çok geç olmadan…” yazısını yerleştirdi. Teknoloji dergisi Wired internet sitesinde başlığını kararttı. Facebook ise sayfasını kapatmadı ama Washington bürosu tasarıyı protesto eden bir sayfa açtı. ABD’de daha birçok internet sitesinin de bu protestoya katıldığı belirtiliyor.

Yasa tasarısına, Yahoo, Twitter, eBay, AOL gibi şirketler de ifade özgürlüğünü kısıtlayacağı ve internete sansür getireceği gerekçesiyle karşı çıkıyor.

SOPA nedir?

Telif haklarına dayanılarak hazırlanan bir yasa tasarısı olan SOPA, temelde fikri mülkiyet haklarını ihlal eden sitelere yaptırımları artırıyor gibi görünüyor. Yasa uyarınca ABD organları, internet sağlayıcılarının telif ya da ticari marka yasalarını ihlal ettiğinden ‘şüphelenilen’ ve kullanıcılarının faaliyetlerini yeterince takip etmeyen siteleri bloklamaya zorlayabilecek.

SOPA ile bir bakıma ‘kara liste’ oluşturulacak yorumu yapılıyor. ABD organlarının istediği şartlara uymayan her site bu listeye eklenebilecek. Kara listedeki siteler, Google gibi arama motorlarında da gösterilmeyecek, gösterilirse Google da erişim engeli tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.

Buna benzer bir yasa Türkiye’de bir çok internet sitesinin kapanmasına neden olmuştu. Yasa internet sitelerinde satılan ürünlerden, kullanılan içeriklere, yayınlanan videolardan, bilgisayar Oyun larına kadar telif hakkı ve ticari marka kelimelerinin gibi birçok alanı etkilemesi bekleniyor. Üstelik yasasının ABD dışındaki sitelere de uygulanacağı, dolayısıyla küresel çapta trafiğin doğrudan ABD resmi organlarınca belirlenmesi gibi bir durumun ortaya çıkacağı savunuluyor.

Tasarı, eğer geçerse Adalet Bakanlığı ve telif hakkı sahiplerine, arama motorlarını, telif hakkı ihlali yaptığı düşünülen sitelere ait linkleri silmeleri için talepte bulunma hakkı veriyor.

Film ve müzik endüstrisi, film, müzik ve diğer telif hakkına tabi içeriklerin yasadışı şekilde indirilmesine son verilmesi gerektiğini belirterek, bu düzenlemeye geç bile kalındığını savunuyor. İnternet siteleri ise bunun ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve internete sansür getirilmesi anlamına geldiği görüşünü dile getiriyor.

19 Ocak’ta ne olmuştu? – Taksim’den Agos’a

Tam 5 yıl oldu !

Yürüyüş için Hrant’ın Arkadaşları’nın çağrısı şöyle:

“19 Ocak 2007’de Hrant Dink’i öldürdüler.

Tam 5 yıl oldu!

Bütün deliller iki-üç kişinin planlayıp işlediği bir cinayetle yetinmemize izin vermeyecek kadar açık

İşaret edenler de, tehdit edenler de, öldür diyenler de, pusu kurup erkete bekleyenler de bu işten yakayı sıyırmak üzere. Görülen o ki, 5 yıldır acımızla alay eden, savsaklayan ve adaletin tetikçilere verilecek cezayla sağanacağına başından hükmetmiş bir mahkeme yaramıza merhem olmayacak. Korku ve nefret coğrafyasında büyüyen çocukların yaşamını kolaylaştırmayacak.

Başbakan “Hrant Dink cinayetini aydınlatmak namus borcumuzdur” dedi. 5 yılda önümüze konanlara bakıyoruz; alacaklıyız! Vicdanı olan herkes 5 yıldır içinden her gün gitgide büyüyen bir yumruyla yaşıyor. Unutulmasına göz yummak, arkadaşımızı bir kez daha öldürecek. Yeni cinayetlerin kapısını aralamayı bekleyen “karanlıkta yaşayanlar”ın hevesini artıracak.

Biz, hakikat anlatıcımızı anmak, bu ülkede vicdanıyla yaşayan insanların varlığını göstermek, “biz bitti demeden bu dava bitmez” demek için biraraya geliyoruz.

5 değil 95 yıl da geçse,

Hepimizi Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz!

Saat 1’de Taksim’den Agos’a,

Vurulduğu yere yürüyoruz!”

Devrim Kantinden de Başlayabilir / Haluk Kalafat

bianet ‘ten alıntı.

HALUK KALAFAT YAZDI

Devrim Kantinden de Başlayabilir

Önce Boğaziçi, ardından ODTÜ ve en son Trakya Üniversitesi… Üç üniversitede de kantin eylemleri yapılıyor. Öğrencilerin kantinlerine sahip çıkması boşuna değil. Pınar Öğünç’ün yazdığı gibi çünkü “Kantin Asla Sadece Kantin Değildir”.
İstanbul – BİA Haber Merkezi
07 Ocak 2012, Cumartesi

Yemekhanede sessiz bir uğultu vardı. Hemen tüm masalar doluydu ama kimse yemeğine dokunmuyordu. Tepsileri ellerinde boş sandalye, masa arayanlar amacına ulaştıktan sonra biri kalktı ve elindeki bildiriyi yapabildiğince gür bir biçimde okudu.
Söylenenler bire bir aklımda değil. Mesele bir gün önce yemekhanede çıkan tavuğun bozuk olması ve yurtta kalan öğrencilerden bir kısmının hastanelik olmasıydı.
Açıklama okunurken dışarıda jandarma pozisyonunu almıştı. Çıkıldığında ortamın ne kadar sertleşeceği başçavuşun inisiyatifindeydi.
Konuşma bitince büyük bir gürültü eşliğinde toplu halde masalardan kalkıldı. Aynı anda yüzlerce sandalye gıcırtısının dramatik bir etki yaptığını itiraf etmeliyim.
Yanlış anımsamıyorsam üniversitede katıldığım ilk eylemdi.
Eylem biçimi yurt kantininde yapılan tartışmalarda belirlenmişti. Yurtlarda kalmayan eylemci öğrencilerle detaylar fakülte kantinlerinde konuşulmuştu.
Dışarıya çıktığımızda asker saldırmadı. Gevşek bir yürüyüş kolu oluştu.
O sırada gözüm yemekhane salonuna takıldı. Dört ya da beş yemekhane çalışanı bıraktığımız tepsileri topluyordu.
Yürüyüşe katılmadım, içeri girip yardım etmek istiyordum ama utandım.
Değişik kantinlerde yapılan toplantılarda bu eylem biçimi daha sonra çok tartışılacaktı.
Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Starbucks İşgali eylemi sonrası okuduğum haberlerde ve yorum yazılarında hep kendi öğrencilik yıllarımdaki kantinlere ve eylemlere gitti aklım.
Sonra okuduğum üniversite olan ODTÜ’den bir kantin eylemi haberi daha geldi.
İnşaat Mühendisliği bölümünün kantininde boykot vardı. Öğrenciler fahiş fiyatları protesto etmek için kendi kantinlerini kurmuştu.
ODTÜ’de ilk katıldığım yemekhane eylemi 1987’de yapılmıştı. Daha sonra eylem biçimleri üzerine tartışmalar çeşitli yerlerde yapıldı; kantinler de bu mekânlardan biriydi.
Öğrenciler büyük anfilerde bir araya geliyordu; orada bilgi alışı vardı. Tek yönlü, hiyerarşik bilgilenme. Kantinler ise görüş alışverişinin had safhada olduğu dinamik yerlerdi. Üniversite yıllarında asıl eğitimi kantinlerde aldığımı düşünürüm sık sık.
1980 darbesinin etkilerinin sürdüğü dönemde kantinler, nefes alınan yerlerdi. Forum alanı gibi kullanılabiliyordu, iç tasarımı, masa sandalyeleri yerleşimi uygundu buna. Öğrencilerin izleri vardı her yerde. Yönetim çok dokunmazdı kantinlere. Hadi itiraf edeyim biraz loş ve salaş yerlerdi.
Kantin çalışanları 1980 öncesini yaşamış “hoca”lardı. Babacan tavırlı, hoşgörülü ve belli ki solcu kantin çalışanlarına “hocam” diye seslenirdik; ODTÜ’de gelenek olduğu üzere herkes birbirine “hocam” derdi. Gerçi onlara daha bir yakışırdı bu hitap.
Sonra Alpaslan Nas’ın “Starbucks İşgali ve Mutena Kampus” başlıklı yazısında ayrıntılı biçimde açıkladığı soylulaştırma (mutenalaştırma) hamleleri kantinleri hedef almaya başladı.
Kantinler kaşarlı tost-çay “fakirliğinden” kurtarılacaktı.
Bu sürecin tam olarak ne zaman başladığını hatırlamam çok mümkün değil. Ancak ne zaman biz öğrencilerin canına tak ettirdiğini iyi hatırlıyorum.
1991’de İdari Bilimler Fakültesi’nin kantininde ince belli çay bardaklarının kaldırılıp yerlerine “modern”, “hijyenik” plastik bardakların konulması ve art arda gelen zamlar bardağı taşırdı.
1000 lira olan çaya zam geldiğinde eylem kararı alındı. Ama artık geleneksel eylem biçimlerinden sıkılmıştık, her yürüyüşte, kuşlamada jandarmayla karşı karşıya gelip “Jandarma biz sosyalistiz” türküsünü okumaktan yorulmuştuk. Üstelik kaçmak da, kaçamayıp yakalanmak da büyük bir sorundu.
Kamusal alanımızdan çıkmadık kantin eyleminde. Kendi kantinimizi kurduk: “İlkel komünal kantin”.
Okula gizlice soktuğumuz küçük tüpte çay demledik, simit getirdik, başka kantinlerden tost aldık.
Jandarma kantinlere giremiyordu. Dekanlıkla karşı karşıyaydık. İlk gün yarı fiyatına satış yaptık. İdare yönetmelik gereği izinsiz satış yapamayacağımızı bildirdi. Bağış da alamıyorduk. Bir kutu koyduk. Bazı arkadaşlar kutunun içine para düşürüveriyordu.
Öğrenci eylemlerinin gazetelerde yer bulması çok zordu. Ama “İlkel komünal kantin” kısa da olsa yer buldu.
Sonuçta dekan geri adım attı; sözler verildi. Elinden geleni yapacağını ama devam edersek “okulda küçük tüp kullanmaktan” dolayı disiplin cezası alacağımızı da ekledi tabii.
Eylem bizce başarılı olmuştu. Gerçi “kantinlerin mutenalaştırılması” sürecinin önünü kesmemiz mümkün değildi. Ama biz kantini bizim evrilttiğimiz haliyle seviyorduk.
Tıpkı Pınar Öğünç, Simon Kuper’e selamla “Bir kantin asla sadece kantin değildir” gibi çok yerinde bir başlık attığı yazısında yazdığı gibi: “Üniversite ve yurt kantinlerinde ara ara filizlenen bir boykot kökü mevcuttur. Hayat kantinlerde döner, hayata kantinden müdahale edilir çünkü kantin deyince kiminin gözünde sadece kaşarlı tostla çay canlanabilir. Ama bir kantin asla sadece kantin değildir.”
O zamanlar bu kadar iyi ifade edemezdik ama asıl mesele buydu. Kantin asla sadece kantin değildi. (HK)http://www.bianet.org/biamag/ifade-ozgurlugu/135282-devrim-kantinden-de-baslayabilir

Benim Annem Cumartesi / Bandista, Behzat Ç ‘de !


video!
“Benim Annem Cumartesi” başlığıyla yayınlanan dizinin 44. bölümünde, 1995 yılından bu yana kaybolan oğullarını ve kızlarının bulunması için cumartesi günleri İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nin önünde toplanan Cumartesi Anneleri’nden biri cinayet büroya Behzat Ç ‘nin yanına geliyor. Acılı anne, Behzat Ç.den 30 yıl önce gözaltında kaybedilen oğlunun katillerini bulmasını istiyor.

Bandista ‘ya selam çakılan bölümden, ilgili sahneler.
video!

annelerimiz her cumartesi galatasaray meydanında. kardeşler hapiste.