Category Archives: balıkbilir

Üniversiteden atılma geri mi geliyor?

2011’de onaylanan Torba Yasa ile, YÖK tarafından ön görülen maksimum sürede (14 dönem) mezun olamayan öğrencilerin okul ile ilişkilerinin kesilip kayıtlarının silinmesi uygulaması kalkmıştı.

Bugün ( 8 aralık 2013), Edirne’de bir törene katılan başbakan Recep Tayyip Erdoğan, okuldan atılma uygulamasının geri geleceğinin sinyallerini verdi. Başbakanın açıklamasından alıntılar şöyle:

‘Üniversiteleri terör alanına çevirdiler…’

Kardeşim, kardeşim, bak kardeşim. Biz üniversitelerde defaatle af ilan ettik. Ama bu aflarda yolsuzluklar var. Şu anda sınırsız af diye bir şey tanımıyoruz. Çünkü bu öğrenciler üniversiteleri terör alanına çevirdiler. Belli bir yılda üniversiteyi bitiren bitirecek, bitirmeyen kusura bakmasın. Artık diyor ki ‘ben nasıl olsa üniversite öğrencisiyim.’ Kardeşim 6 yılda bitireceksen bitir, 7-8-9 yıl sınırsız böyle bir şey olur mu?

‘Bitiremezsen güle güle’

Şunu iyi bilmemiz lazım. Öğrenci terör alanına çeviren değildir. Öğrenci öğrenciliğini bilecek. Okuyacak okulunu bitirecek. Onun için de artık hedef koyuyoruz. 6-7 yıl bitirdin, bitirdin. Bitiremediğin takdirde artık güle güle. Bir çok terör eylemlerine karışmış olanlar bu tür aflardan istifade etmek suretiyle, okullarımızı çok zor berbat duruma getirdiler. İstiyoruz ki bu ülkenin gençliği, bilgisayarına kitabına kilitlensin ve diğer ülkelerle yarışır hale gelsin. Bu adımları atarken harç dediler, harcı kaldırdık. Üniversitelerde harç alınmıyor.

 

odtu_orman

Bağzı Gurbetçi Öğrencilerden ODTÜ ile Dayanışma Mektubu

Biz yine uzaklardan yazıyoruz. “Yol geçecek diye ağaç kesenin insanlığı nerede?” diyor bazı arkadaşlarımız. Belki hala insanlık aramalıyız, en azından insanlığın müşterekleri olduğu fikrinde ısrar etmeliyiz; ama usandık. Sabahlara kadar sıkılan sulardan, atılan gazlardan, yıkılan ağaçlardan, arkadaşlarımızı döven belediye görevlilerinden, polislerden usandık.

Şu soruya cevap ararken dimağımız zorlanıyor: 3000 ağacı bir gecede söken, ertesi gün 5 saat boyunca fidan diken insanları bekleyip dikim bittiği anda yine söküme girişen, kahrolası yollarının inşaatına bir saniye ara vermeyen, haksızlığın yüzüne haykırmak isteyen öğrencileri yaka paça döven, belediyelerden, kahvelerden, devlet binalarından giyinip kuşanıp sopalanıp çıkan bu adamları (evet adamlar onlar) ne yapacağız? Bir büyük haksızlık, bir kabus, hiçbir düzen-ahlak-kural tanımayan bir zorbalık, bir türlü alışamadığımız bir yüzsüzlük var ortada. Anlamıyoruz, sınırınız nedir? Ne kadar yaralanırsak, ne kadar ölürsek durabiliyorsunuz?

Bizim olanı, ortak olanı korumaya çalışıyoruz, anlamıyor musunuz? Bu ağaçlar, bu parklar sadece sizin değil hepimizin; bu dünyadan göçmüş ve henüz bu dünyaya gelmemiş insanların o ağaçlar üzerinde hakkı var. Yapıp ettikleriniz kamu düzenini sağlamak değil, yollarınız yasal ya da gerekli değil, neden durmadan yalan söylüyorsunuz? Hepimizin olanı çalıyorsunuz ve bu canavarlığı kocaman bir hiç için yapıyorsunuz. Bizi ağaçlar birleştiriyor; sizi ne birleştiriyor, ne için bu kadar savaşıyorsunuz?

Bir de… Bizim bildiğimiz, bize öğretilen şuydu: Öğretim üyeleri ve dahi rektörler ve senato üyeleri, canı pahasına kampüsünü koruyan öğrencisinin, çalışanının, semt sakininin yanında olmalıdır. Bu hukuk katliamının hesabı elbette sorulmalı, sorulacaktır da. Ama şimdi şu anda elleri sopalı bir vicdansızlığa karşı ülkenin en vicdanlı insanlarıyla dayanışmaya sokağa inemiyor oluşunuz içimizi acıtıyor hocam. Binalardan çıkın, inşaatını koruyan polislerin önünde sizi bekleyen arkadaşlarımız var.

Bağzı Gurbetçi Öğrenciler 23 Ekim 2013

cats_100yıl

video:ODTÜ – Durma Susma Gel Gel – Bayramlaşma – 9-10-13

Yolu başına yıkmadan …

9-10-13 ODTÜ – Durma Susma Gel Gel – Bayramlaşma

ODTÜ öğrencileri, A4 kapısının dibinde, 100.Yıl’da devam eden otoyol inşaatına karşı bir Bayramlaşma Yürüyüşü gerçekleştirdi. “Yolu başına yıkmadan vazgeç bu sevdadan” diye yürüyen üniversiteliler A4 kapısına da bir direniş duvarı ördü.

Bu yola karşıyız çünkü; yolun yapılması durumunda komşuluk ilişkileri ve yaya ulaşımı sürdürülemez bir hal alacaktır. Bu yol iki mahalleyi ayırmakla kalmayacak, bu mahallenin ODTÜ ile ilişkisinin kesilmesine neden olacaktır.

Bu yola karşıyız çünkü; yapılacak olan bu yol evlere yakınlığı nedeniyle mahallelinin barınma hakkını gasp edecek, yoğun araç geçişinin yarattığı gürültü ve hava kirliliği bu bölgeyi yaşanmaz hale getirecektir.

Bu yola karşıyız çünkü; bu yol rantın yoludur. Yol inşaatı bitmeden Konya Yolu bağlantı noktasında tamamlanan 2 tane alışveriş merkezi, mahallenin içinde yapılmaya çalışılan benzin istasyonu ve mahalleliyi düşünmeyen, kentsel dönüşüm sevdalısı müteahhitlerin varlığı bu yolun rantın yolu olduğunun kanıtıdır. Biliyoruz ki kentsel dönüşüm sonucu yapılacak olan gökdelenler ve rezidanslarla birlikte mahallemizde yaşayanlar kentin en uzak yerlerine itilecek. 100. Yıl mahallesinde yaşayan öğrenciler 3-4 katına çıkan kiralar yüzünden barınma sıkıntısı çekecektir.

Bu yola karışıyız çünkü; Ankara’nın akciğerlerinden biri olan A.O.Ç’den sonra sıranın ODTÜ ormanlarına geldiğinin farkındayız. Yeşil alan algısı, orta refüje ağaç dikmekten ibaret olan Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin keseceği her bir ağaç yerine on katı ağaç dikeceğini söylemesi samimiyetten uzak ve ekolojik değerleri göz ardı eden bir yaklaşımdır.

Bu yola karışıyız çünkü; her yol kendi trafiğini yaratır dolayısıyla bu yol uzun vadede bir çözüm olmayacaktır. Senelerdir metro çalışması 1 metre dahi ilerlemiştir. Büyükşehir belediyesi Ankara’daki trafik sorununu çözmek için toplu taşıma ağını genişletmeli ve kullanımını teşvik etmelidir.

Bu yola karşıyız çünkü; plana göre 4 şeritten oluşan yol güncel verilerle revize edilmemiş, çıkar çevrelerince karşımıza getirilmiştir. Belediyelerin yasal zorunluluğu olan Ulaşım Master Planı hala tamamlanmayan başkentte, parçacı yaklaşımla beraber ruhsatsız bir şekilde yapımına başlanan ve gece gündüz ilerleyen bu yolda da hukuksuz Akay Kavşağı örneğini görmemiz çok uzak değildir.

Biz ODTÜ öğrencileri olarak, kampüsümüzün ve mahallemizin, kısacası yaşam alanlarımızın talan edilmesine ve rant alanı haline getirilmesine göz yummayacağız ve direnişimize devam edeceğiz. Bunun için mezunu, öğrencisi, emekçisi ve akademisyeni ile ODTÜ’nün bütün bileşenlerini 100. Yıl ve Çiğdem mahalleleri özelinde tüm Ankara ve Türkiye halklarını rantın yoluna karşı direnişi büyütmeye çağırıyoruz.

cats_100yıl

ODTÜ’den tarih fışkırdı: Proje alanının altı tarihi eser dolu !

Ankara’da içinden otoban geçecek sit alanındaki orman arazisinde tarihi eser bulundu.

 Cumhuriyet gazetesinden Mert Taşçılar‘ın haberi.

İçerisinden otoban geçeceği için günlerdir tartışılan ODTÜ Ormanı arazisinde Helenistik, Galat, Roma ve Bizans dönemlerine ait çanak ve çömlekler bulunduğu ortaya çıktı. Şu anda 1. derece doğal sit alanı olan ODTÜ Ormanı’nın üç ayrı bölgesi için de arkeolojik sit kararının alındığı anlaşıldı. Bu durum Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in yapmak istediği yol inşaatı sırasında yalnızca ormanın değil, tarihi eserlerin de yok olması anlamına geliyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar da ODTÜ yerleşkesi ve orman alanlarının bulunduğu, güneyde Eymir Gölü’nü de kapsayan 4 bin 85 hektarlık alanın imar planlarının, rektörlüğün teklif ettiği haliyle onaylanacağını ifade etmişti. Talebin geldiği günden itibaren üniversiteyle birlikte çalıştıklarını anlatan Bayraktar, planların üniversitenin bütünlüğünü bozmayacak iki ana ulaşım aksın  içerdiğini ifade ederek bunlardan birisinin Anadolu Bulvarı’nın devamı olarak ODTÜ arazisinin doğu kesiminden geçeceğini dile getirmişti. ODTÜ’lü öğrencilerse bu açıklamanın yanıltmaca olduğunu belirterek ODTÜ Ormanı’ndan geçecek yolun Bakan Bayraktar’ın bahsettiği yol olmadığını ifade etti.

Helenistik, Galat, Roma, Bizans

Ancak ODTÜ Ormanı’ndan otoban geçirmek için yapılan tüm planlamalara ve anlaşmalara beklenmedik ve yeni bir engel çıktı. ODTÜ yerleşkesi içerisinde üç farklı bölgede yapılan kazılarda tarihi eserlerin bulunması ODTÜ Ormanı’ndan geçecek yol inşaatı sırasında da tarihi eserlerin çıkma ihtimalini gündeme getirdi.

Bu üç farklı bölge için 6 Mart 1995 tarihinde Kültür Bakanlığı’nca alınan arkeolojik sit kararında, bölgede“Friglerden itibaren iskân gören ve Helenistik, Galat, Roma ve Bizans dönemlerine ait kültür katlarının barındırıldığı” belirtildi. Söz konusu kararda ODTÜ Ormanı için şu ifadeler kullanıldı: “Koçumbeli ve Yalıncak 1. Derece Arkeolojik Sit Alanlarının 1/5000 Ölçekli Nazım İmar Planı üzerinde işlenmesi ve her iki sit alanından geçen 15 metrelik yolun sit sınırı dışına kaydırılması, ayrıca 15 metrelik yoldan ayrılarak Yalıncak 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı’nın içinden geçen 10 metrelik tali yol ve bağlantılı otopark alanının da sit dışına  kaydırılmasına ilişkin nazım imar planında gerekli değişikliğin yapılarak değerlendirilmek üzere kurulumuza gönderilmesine, ODTÜ tarafından daha önce kazıları yapılan Yalıncak ve Koçumbeli 1. derece arkeolojik sit alanlarında arkeolojik kazılarn yeniden başlatılmasının Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile ODTÜ Rektörlüğü’ne önerilmesine karar verildi.”

20 Eylül 2013

Ahmet_Acar_ODTU_Rektor2

Rektör Acar açıkladı: Ortada kıyafet mağduriyeti yok!

Başörtülü öğrencilerin üniversiteye alınmadığı iddiasıyla bir anda iktidarın hedefi haline gelen ODTÜ’nün Rektörü Ahmet Acar, yaşananları, “Ortada kıyafet mağduriyeti yok ” sözleriyle özetledi. Acar, Başbakan Erdoğan’ın üniversitelerde polis olmalı sözlerine ilişkin “Polis gelirse gençlik radikalleşir” dedi

Son günlerde iktidara yakın çevrelerin odağında yine ODTÜ var. Önce başları örtülü öğrencilerin üniversiteye alınmadığı iddiaları, ardından da üniversite yerleşkesinin doğu sınırından geçecek yola karşı çıkanları gerekçe göstererek ODTÜ’ye polisi sokma çabaları…

Cumhuriyet’ten Utku Çakırözer’in ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ahmet Acar ile söyleşisi:

Bakan ve YÖK Başkanı aradı

– Öncelikle türbanlı 4 kızın eğitim hakkından mağdur edildiği iddiaları doğru mu? Başbakan’ın dediği gibi başı örtülü öğrenciler ODTÜ’de ötekileştiriliyor mu?

Rektör Acar bu soruyu, bizden önce kendisini arayan Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya ve AKP’li parti yöneticilerine de şöyle yanıtlamış:

‘Ortada kıyafet mağduriyeti yok’

– Herhangi bir öğrencimizin kılık kıyafeti nedeniyle kayıtlarda sorun yaşaması diye bir şey ODTÜ’de söz konusu olamaz. Aynı şekilde, mevcut öğrencilerimizin de kılık kıyafeti ya da görüşleri nedeniyle eğitim ve öğrenim hakkının kısıtlanması hiçbir şekilde söz konusu değil. Bu yıl 3 bin 600 öğrenci kaydettik. Bunlardan onlarcasının başı örtülüdür. Keza, halen eğitim gören başörtülü öğrencilerimiz var. Hiçbiri mağduriyet yaşamıyor.

‘Kayıt için mi geldiler emin değiliz’

– O zaman yaşanan sorun nedir?

– Biz de onu tespit etmeye çalışıyoruz. O görüntülerde başı örtülü kızlar kayıt yaptırmaya gelen ODTÜ öğrencisi mi, bundan emin değiliz. Bizim görebildiğimiz kadarıyla olay kayıtlara gelen öğrencilerle ilgili değil.

‘Başka türbanlılar sorun yaşamadı’

Aynı yerde yine başı örtülü olan, kayıtlar için gelmiş başka kız öğrenciler başka aileler de var. Onların yaşadığı hiçbir sıkıntı, mağduriyet yok. Zaten olay, kayıtların yapıldığı binanın dışında bekleyen insanlar arasında yaşanmış.

‘İzinleri yok, yanaşıp konuşuyorlar’

– Cemaat – tarikat yurdu tanıtımı yaptıkları ileri sürülen o grubun izinleri var mı?

– Hayır. İlke olarak biz üniversite içinde sadece kendi öğrenci topluluklarımızın stand açmasına izin veriyoruz. Dışarıdan gelen herhangi birisi de izin istemedi. Orada zaten stand da yok. Anladığım kadarıyla oradaki ailelere yanaşıp konuşuyorlar. Kapıdan “öğrenciyim ya da ailesiyim” diye girdilerse kontrol etmemiz mümkün değil. Kayıt dönemi yüzlerce insan geliyor. Kim ne yapıyor bilmemiz mümkün değil

‘Fiziksel şiddet yok’

– Protestocu öğrenciler hakkında işlem yapacak mısınız?

– Demokratik hakların kullanımıyla ilgili ODTÜ’nün çizgisi bellidir. Şiddet olmayacak. Başkasının özgürlüğü engellenmeyecek. Üniversite faaliyetlerine engel olunmayacak. Çevreye zarar verilmeyecek. Bu 4 çizgi aşılırsa özgürlük ortamını sürdüremeyiz.

‘Başörtüsü tacizi kesinlikle yok’

– Bu olayda çizgiler aşıldı mı? Şiddet yaşandı mı?

– Ona bakıyoruz. Eğer çizgi aşılmışsa tabii ki soruşturma açacağız. Gerekirse disiplin işlemi uygulayacağız.

Benim görebildiğim kadarıyla fiziksel şiddet kesinlikle yok. Zaten aksini söyleyen de yok. Sözlü taciz var mı? Hakaret var mı? Ona bakıyoruz. Ama kesinlikle “Başörtünüzden dolayı sizi istemiyoruz” gibi bir tavır yok orada. Zaten etrafta onlarca başı örtülü öğrenci ve veli var. Hiçbiri de böyle bir şey algılamamış.

‘Üniversiteye şikâyetçi olmadılar’

– Olaya ilişkin elinizde kayıt ya da belge var mı?

– Bizim elimizde başka bir video kaydı yok. Sosyal medyaya yansıyan, kendi çektikleri kayıt var. Olay hakkında bilgisi olan birimlerimizden tutanak istedik. Bahsi geçen başı örtülü kızlar ve yanlarındaki erkeğin bir şikâyeti yok. Bizim yetkililerimiz onları Rektörlüğe davet etmişler ve “Şikâyette bulunacak mısınız” diye sormuşlar, dilekçe verebileceklerini söylemişler. Ayrıca, “Karakolda şikâyet etmek isterseniz size yardımcı olabiliriz” demişler. Ama onlar “Şikâyet etmeyeceğiz” demişler. Gazetelerden gördüğüm kadarıyla daha sonra karakola şikâyette bulunmuşlar.

‘Kayıt yaptırdılarsa ilişkiye geçeriz’

Bana yapılsa, kızımı kayıt için götürdüğümde “taciz” ile karşılaşsam şikâyetçi olurum. Ama onlar olmamışlar. Şikâyet dilekçesi olmadığı için kimlik tespiti de yapılmamış. Kayıt yaptıran öğrenciler arasında bulabilirsek, kendileriyle ilişkiye geçeceğiz.

‘Üniversite değil toplum gergin’

– Bu olay sonrasında “üniversitelere polis” projesi yeniden gündeme getirildi. Görüşünüz nedir?

– Bizim yerleşkemizden 2008’de jandarma çıkarken polis konulması teklif edildi. Biz bunu uygun görmedik. Nitekim son 5 yılda da sadece iki kez dışarıdan polis istemek durumunda kalındı. Onlar da dışarıdan gelen grupların çıkardığı olaylarla ilgiliydi. Üniversitelerde çıkan çatışmaların kaynağını üniversiteler olarak görmemek lazım. Hatta üniversitelerde sosyal çevrenin daha fazla kontrolü olduğu için ferenleyici bir yönü de vardır. Ama toplum gerildikçe bu gerginlik üniversiteye de kaçınılmaz olarak yansıyor. Toplumun sorunları en açık şekilde üniversitelerde yaşanıyor.

‘Polis gelirse gençlik radikalleşir’

Üniversitedeki olayları polisle bastırsanız dahi başka yerde yine patlayacak o gerilim. Polis gelse hem üniversitedeki gençlerin daha radikalleşmesi, hem de toplumun farklı noktalarında patlamaların yaşanma ihtimali düşünülmeli.

‘ODTÜ hedefe konmak isteniyor’

– Bu olay sonrasında başlayan ODTÜ tartışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

– ODTÜ olayların odağına, hedefine çekilmek isteniyor. Ben üniversitemizin herhangi bir parti lehine ya da aleyhine kullanılmasını istemiyorum. Şimdiye kadar da kullanılmadı. Burası bir bilim kurumu. Ama bizim de yöneticilerimizden beklentimiz, bu tür haberler çıktığında açıp sormaları. Milli Eğitim Bakanı, YÖK Başkanı açıp sordular. Tek bir kaynaktan gelen haberler üzerine tepki göstermeyip ilgili kurumdan bilgi alarak karar verseler daha sağlıklı olur diye düşünüyorum.

‘Halkın ‘yol’ itirazı dinlenmeli’

ODTÜ ile ilgili ikinci sıcak tartışma konusu ise “yol ve kesilen ağaçlar” konusu. Prof. Dr. Acar görüşmemizde bu konuyu da etraflı biçimde anlattı:

– ODTÜ arazisinden geçmesi istenilen iki yol birbirine karıştırılıyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi iki yol geçmesini istiyordu. Biri 2007’de gündeme getirdiği, binalarımızın arasından geçecek ve kampusu doğu-batı yönünde ikiye bölecek yoldu. Karşı çıktık, dava açtık ve iptal ettirdik o yolu. Diğeri ise Anadolu Bulvarı’nın devamı olarak ODTÜ arazisinin doğu sınır bölgesinden ve 100. Yıl-Çiğdem mahallelerinden geçecek olan yol. Bu yol Konya Yolu ile Eskişehir ve İstanbul yollarını birbirine bağlayan bir “iç çevre yolu” olarak 1982 yılında yapılan “Ankara Nâzım Planı 1990”da yer aldı. ODTÜ, Ankara kentinin ulaşım ihtiyacını düşünerek, Anadolu Bulvarı’nın devamı olan bu yolun kısmen arazisindan geçmesini kabul etmiş ve yol güzergâhı 1993-94 yıllarında onaylanan ODTÜ İmar Planı’nda yer almıştır. Bu düzenleme ile yaklaşık 4 km’lik Eskişehir Yolu – Konya Yolu bağlantısının 1.8 km’lik kısmı ODTÜ arazisinin doğu sınır bölgesinden geçmektedir. Söz konusu arazinin yol için ayrılmış olması nedeniyle, ODTÜ 1980’lerden beri bu bölgede ağaçlandırma yapmamıştır.

‘Yol inşaatının henüz onayı yok’

– Ama yolun ODTÜ içinde kalan bölümü sit alanı…

– Yol güzergâhının ODTÜ arazisi içindeki yaklaşık 400 metrelik kısmı 1995 yılında kararı alınan 1. derece sit alanı ile örtüşmektedir. Bu nedenle koruma kurulu onayına bağlıdır. Aynı yol, 2007 yılında kesinleşen “Ankara Nâzım Planı 2023”te de yer almaktadır. Ayrıca, “ODTÜ Koruma Amaçlı İmar Planı” hazırlanırken, 2010 yılında ilgli kurum ve kuruluşlarla yapılan toplantılarda itiraz konusu olmamıştır. Ancak, bu yolun yapılması için “Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu” ve “Ankara Tabiat Varlıklarını Koruma Komisyonu”nun olumlu görüşlerine ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayına tabidir.

– Peki bu onaylar alındı mı?

– Hayır henüz kesinleşmedi. ODTÜ Koruma Amaçlı İmar Planı onaylandıktan sonra inşaat izninin verilmesi gerekir. Belediye bu onaylar tamamlanmadan inşaat başladı. Ve aslında kendi açısından riskli bir karar aldı.

– Ama ODTÜ’nün yola ilişkin yasal bir itirazı yok anladığım kadarıyla.

– Benim birinci sorumluluğum üniversitemize, öğrencilerimize, çalışanlarımıza karşı. ODTÜ olarak yasal ve meşru zeminde kalmak zorundayız. Bizim “Ankara’nın ihtiyacı olduğu” gerekçesiyle sınırımızdan geçen bu yola ilişkin itirazımız olmadığı 1994 imar planı, 2007 Ankara Nâzım Planı’ndan biliniyor. Ama “evet” dememiz tüm kentleşme ve ulaşım kararlarına “evet” dediğimiz anlamına gelmez.

Halka danışın, projeyi değiştirin

– Onaylar ve kararlar alınmış olsa da öğrencilerin ve yolun geçeceği mahalle sakinlerinin itirazları var. Sizce ne yapılması gerekir?

– Yetkililere de ilettiğimiz görüşümüz şu: Kesinlikle bu yol konusunda şiddete başvurulmaması gerekir. Bu kararlar yıllar önce alınmış olsa bile öncelikle şimdi yolun geçeceği güzergâhta yaşayan 100. yıl ve Çiğdem mahalleleri sakinlerinin itirazları dikkate alınmalı. Dinlenmeli. Onlarla bir danışma süreci başlatılmalı. Belki zaman alacak, geciktirecek ama sağlıklı olanı budur. Gerekirse, bu yurttaşların istekleri de haklı görülürse projede bazı değişikliklere de gidilmesi düşünmelidir.

Kaynak: Cumhuriyet (Utku Çakırözer)

 

muratelbay

Ar. Gör. Murat Elbay anısına fidan dikimi / ODTÜ

ANLATILAN SENİN HİKAYENDİR!
Araştırma görevlileri olarak bugüne kadar hep “güvenceli gelecek” istedik; “iş güvencesi olmadan akademik özgürlük, akademik özgürlük olmadan bilim olmaz” dedik. Ama bugün “güvenceli iş — güvenceli gelecek” talebimize “güvenceli yaşam” talebini de eklememiz gerektiğini görüyoruz. Bugünün üniversite yapısı sadece geleceğimizi güvencesizleştirmekle kalmıyor; aynı zamanda yaşama dair umutlarımızı da elimizden alıyor. 18 Nisan’da Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Murat Elbay arkadaşımız arkasında “Hayattan zevk almıyorum. İşyerinde de mutlu değilim. Başarılı olduğumu düşünmüyorum” ifadelerini içeren bir not bırakarak aramızdan ayrıldı. Biz meselenin arkadaşımızın başarısızlığıyla hiçbir ilgisi olmadığını biliyoruz. Sorun, bizleri açık ve net bir iş tanımı olmadan, mobbing’e maruz bırakarak, senet baskısı altında, güvencesizlik tehdidiyle çalışmaya zorlayan; sadece emeğimizi değil, varlığımızı da görünmez kılan, en tepedeki YÖK’ten, en alttaki birime kadar katı bir hiyerarşi içinde örgütlenmiş bir akademik yapıda ve onun ürettiği bireyselleşmiş, rekabetçi ve baskıcı akademik kültürde yatmaktadır. Oysa bilimsel üretim denilen faaliyetin kendisi kolektiftir; dayanışmacı ve özgürlükçü bir kültürü gerektirir.
İşte Murat arkadaşımız aslında tam da bunlara itiraz ediyordu. Bu itirazı paylaşan bizler; O’nun anısını yaşatarak, bizleri maruz kaldığımız sorunlarla bireysel olarak yüzleşmek zorunda bırakan bu yapının karşısında dayanışmamızı ve mücadelemizi ilan ediyor ve üniversitelerdeki tüm araştırma görevlilerini 18 Mayıs’ta Ankara’da yapacağımız Asistan Eylemi’ne davet ediyoruz. Çünkü anlatılan sadece Murat’ın değil; hepimizin hikayesidir!

Çağrıcı Kurumlar
ODTÜ ASİSTAN DAYANIŞMASI
HACETTEPE ASİSTAN PLATFORMU
İTÜ ASİSTAN DAYANIŞMASI
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ASİSTAN DAYANIŞMASI
MARMARA ÜNİVERSİTESİ ASİSTAN DAYANIŞMASI
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ASİSTAN DAYANIŞMASI
YEDİTEPE ASİSTAN DAYANIŞMASI
EĞİTİM-SEN VAN YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ TEMSİLCİLİĞİ
EĞİTİM-SEN ANKARA ÜNİVERSİTESİ TEMSİLCİLİĞİ
EĞİTİM-SEN ANKARA 5 NOLU ÜNİVERSİTELER ŞUBESİ
EĞİTİM-SEN İSTANBUL 6 NOLU ÜNİVERSİTELER ŞUBESİ

Destekleyici Kurum
AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ELEMANLARI DERNEĞİ

24nisan

ODTÜ’de TGB provokasyonu – Çatışmalar sona erdi

ODTÜ’de Bilim ve Ütopya topluluğu adıyla örgütlenmeye çalışan Türkiye Gençlik Birliği (TGB) üyesi faşistler yapacakları etkinliği bahane ederek, üniversitelilere demir sopalar ve soda şişeleriyle saldırdı.

22.44: Polisin kampüsü terk etmesinin ardından öğrenciler dağılıyor.
22.30: Öğrenciler yurtlar bölgesine doğru sloganlar ve marşlar eşliğinde yürüyüşe geçti.
22.20: Polisin çekilmesinin ardından öğrenciler bir forum yapıyorlar.
22.15: Eğitim Sen üyesi akademisyenler, üniversite öğrencilerinin taleplerini iletti. Polis üniversiteden çekildi.

22.02: Polis, tekrar saldırıyor. Öğrenciler, polisin üniversiteyi terk etmesini bekliyor.

21.56: Üniversite içine konuşlandırılan TOMA’ların yanında çevik kuvvet ekipleri de var. Saldırı hazırlığı yapılıyor.

21.54: Polis tarafından ormana doğru atılan gaz bombaları yangın riski oluşturuyor.

21.38: Bir kadın öğrenci biber gazından etkilenerek astım krizi geçirdi.

21.31: Bir kadın öğrenci polisin attığı gaz bombasının göğsüne isabet etmesiyle yaralandı.

21.27: Polisin saldırısı sürüyor. Gazdan etkilenen ve yaralı çok sayıda öğrenci var. Öğrenciler, polis üniversiteden çıkmadan üniversiteyi terk etmeyeceklerini ifade etti.

21.18: Polis, gaz bombalarıyla saldırıyor. Öğrenciler, okul içine doğru çekilmeye başladı.

21.16: Polis, üniversite içine geri döndü. Saldırı tekrar başladı.

21.10: Polis A1 kapısına doğru çekilerek, üniversiteden çıkmaya hazırlanıyor.

21.01: Polis, Hazırlık Fakültesi önünde tekrar saldırmaya başladı. Polisin sıktığı gazlı sudan çok sayıda öğrenci etkilenmiş durumda.

20.55: Çoğu ODTÜ öğrencisi olmayan TGB’liler A7 kapısından kaçtı.

20.52: Polis, Hazırlık Fakültesi önünde bekleyen üniversitelilere bu kez de TOMA’larla saldırdı. Çok sayıda öğrenci polisin saldırısıyla yaralandı.

20.42: Polis tarafından uzaklaştırılan TGB’liler ODTÜ’nün ormanlarında yeniden bir araya geldi. Üniversiteliler Hazırlık Fakültesi önünde olası bir saldırıya karşı bekleyişte.

20.41: TGB’lileri üniversite dışına çıkaran çevik kuvvet ekipleri üniversite öğrencilerine tazyikli su ile saldırdı.

20.39: Polis, TGB’li faşistleri üniversite dışına çıkardı.

20.38: Faşistler Hazırlık Fakültesi önünde bir araya gelmeye çalışıyor.

20.37: Üniversitelilerin müdahalesiyle TGB’li faşistler geri çekilmek zorunda kaldı.

20.26: Faşistlerin saldırısı sonucu çok sayıda öğrenci yaralandı. Okul içine çok sayıda ambulans sevk edildi.

20.11: Üniversite içinde çok sayıda TOMA ve çevik kuvvet polisi var.

20.09: Saldırı başladığından beri üniversite dışında bekleyen polis, okul içine girdi.

19.59: Kimya ve Merkez Mühendislik binası arasında saldırı sürüyor. Üniversiteliler ”Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıyor.

19.54: Çatışma üç ayrı noktada sürüyor. TGB’li faşistler, “ODTÜ Kürtçülere mezar olacak” diyerek üniversitelilere soda şişeleriyle saldırıyor. Faşistlerin çoğu ODTÜ öğrencisi değil.

19.49: Polis, üniversitenin içine girmiyor. Üniversitenin çevresi polis ablukasında.

19.41: TGB’li faşistlerin saldırısından korunmak için öğrenciler İnşaat Fakültesi önüne barikat kurdu.

19.32: Merkez Mühendislik binası önünde başlayan çatışma, İnşaat Fakültesi önüne yayıldı.

19.25: TGB üyesi faşistler ellerindeki demir sopalar ve soda şişeleriyle Merkez Mühendislik binası önünde üniversite öğrencilerine saldırıyor.

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz.

Sendika.org – balikbilir.org

Öğrencime Dokunma – KESK Basın Açıklaması

Hacettepe ve Ankara Üniversitesi’nde yaşanan saldırılardan sonra, KESK’in yaptığı basın açıklaması.

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampusu’nda barışçıl bir şekilde Newroz’u kutlayan öğrencilere polis gaz bombalarıyla saldırdı. Okulda yüzlerce kişinin etkilenmesine yol açan yoğun gaz bombaları nedeniyle yaralanan 5 öğrenci hastaneye kaldırıldı.

isimsiz – 20 Mart 2013 – Yüksel Caddesi

İstanbul’da Kadırga Öğrenci yurdunu biliyor musunuz? Ben ta o yılların Dev-Gençlisiyim. Ben ! Siz kimsiniz de benim evimi dağıtıyordunuz? yetim kalınca(?)  …… arka sayfanızda varlar.

Devlet deli reklamı yapıyor. Bir delinin peşine düşüyor polisler, o deli mi bu meydanda duruyor, siz mi duruyorsunuz?  …….. birileri aslının yerine geçerek konuşma yerine gelmiş! Marksizm eylemdir eylem, ezber, konuşma değil!
Devlet size de başbakanınız Danimarka’da delirecek(?), bir adamı daha deli diye evinde yatırmıyordunuz. Evine daha son Şubat ayı içinde iki baskın yaptınız. Alçak herifler sizi, başbakanınız evinde yatıramıyor. Çanakkale’de ölmeden mezara konulan Yaşar’ı konuşuyor.
Solcu geçinenler de “bir zamanlar anadolu” filminden insanlar, bir de “geceyi bölen ses” filminden. ismail’in Yaşar. Yani İsmailoğullarından Yaşar. Sabahın bir sahibi varmış, çiğdem pazarlıyorlar, nergis pazarlıyorlar. Sabah çiçeği pazarlıyorlar.

rachelcorrie3

Rachel Corrie’nin elektronik mektupları

16 Mart 2003’te 23 yaşındaki Amerikalı insan hakları çalışanı Rachel Corrie, İsrail ordusunun Filistin Gazze Şeridi’nde bir doktorun evini ve ailesini yok etmesini engellemeye çalışırken, bir askeri buldozer tarafından ezilerek yaşamını yitirdi.

Rachel, ailesine yazmış olduğu dikkate değer bir dizi e-postasında, kendi yaşamını neden tehlikeye attığını açıklıyordu.

İlk kez İngiltere’de Guardian tarafından yayımlanmıştır.

Bu mektuplar Baran Şimşek tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

7 Şubat 2003

Merhaba arkadaşlarım ve ailem, ve diğerleri,
Filistin’e geleli şu anda iki hafta ve bir saat oldu, ve buna rağmen gördüklerimi anlatmakta kelime bulamıyorum. Benim için en zoru, Birleşik Devletler’e mektup yazmak için oturduğum zaman burada olup bitenler hakkında düşünmek—lükse açılan sanal geçitle ilgili bir şey. Buradaki çocukların pek çoğu hiç, evlerinin duvarlarındaki tank mermisi delikleri, ve bir işgal kuvvetinin onları yakın civarlarda sürekli izleyen kuleleri olmadığı bir gün yaşamış mıdır, bilmiyorum. Tam emin olmasam da, bu çocukların en küçüğünün bile, her yerde hayatın böyle olmadığını anlayabildiğini düşünüyorum. Ben buraya gelmeden iki gün önce sekiz yaşında bir çocuk bir İsrail tankı tarafından öldürülmüş, ve çocukların birçoğu bana onun ismini mırıldanıyor, “Ali”—veya duvarlarda onun posterlerini gösteriyor. Çocuklar bana “Keyf Şaron?” “Keyf Bush?” diye sorup, beni kötü Arapçamla konuşturmayı da çok seviyorlar, ben “Bush Mecnun” “Şaron Mecnun” deyince de gülüşüyorlar. (Şaron nasıl? Bush nasıl? Bush deli. Şaron deli.)
Elbette ki tam olarak düşündüğüm bu değil, ve İngilizce bilen bazı büyükler de sözümü düzeltiyor: Bush miş Mecnun… Bush bir işadamı. Bugün “Bush bir maşadır” demeyi öğrenmeye çalıştım, fakat tam doğru çevirisini öğrenebildiğimi düşünmüyorum. Her neyse, burada, küresel hiyerarşinin işleyişinin, benim yalnızca iki yıl kadar önce olduğumdan çok daha iyi farkında olan sekiz yaşında çocuklar var—en azından İsrail konusunda.
Gene de, hiçbir miktarda okuma, konferanslara katılma, belgesel izleme ve kulaktan dolma bilginin beni buradaki durumun gerçekliğine hazırlayamayacağı düşüncesindeyim. Görmeden bunu hayal edemiyorsun, ve gördükten sonra bile, bu deneyiminin hiç de o gerçekliği bütünüyle yansıtmadığının farkındasın: İsrail Ordusu’nun silahsız bir ABD vatandaşını vurması durumunda karşılaşacağı zor durum, ve ordu kuyuları yıktığında benim gene su satın alacak paramın olacak olması, ve elbette, her zaman terk etme şansımın bulunması. Benim ailemden hiç kimse, memleketimde, bir ana caddenin sonundaki bir kuleden bir roketatar tarafından, arabamızla giderken vurulmadı. Bir evim var. Gidip okyanusu görme hakkım var. Gene benim için, bir duruşma yapılmadan aylarca ya da yıllarca bekletilmek de çok zor bir ihtimal (bunun sebebi, diğer çoğundan farklı olarak, beyaz bir ABD vatandaşı olmam).
Okula veya işe gitmek için çıktığımda, Mud Koyu ile Olympia şehir merkezinin ortasında bir kontrol noktasında bekleyen ağır silah donanımlı bir asker (işime gidip gidemeyeceğime, ve işimi tamamladığımda tekrar evime gidip gidemeyeceğime karar verme yetkisine sahip bir asker) olmayacağına emin olabilirim. Dolayısıyla, eğer ben bu çocukların yaşadığı dünyaya ulaşmam ve kısa süreliğine ve de kısmen içine girmemden sonra nefret hissi duyuyorsam, tersine, onlar benim dünyama girselerdi ne hissedeceklerini merak ediyorum.
Onlar Birleşik Devletler’deki çocukların anne ve babalarının vurulmadığını biliyorlar, ve okyanusu görmeye gidebildiklerini biliyorlar. Fakat eğer okyanusu görmüş olsanız, ve su bulma sıkıntısının olmadığı, (su kaynaklarının) geceleyin buldozerler tarafından yok edilmediği, huzurlu bir yerde yaşamış olsanız, ve eğer uykudan evinizin duvarlarının aniden içeriye yıkılmasıyla uyanmak korkusu hissetmeden bir gece geçirseniz, ve eğer hiçkimsesini kaybetmemiş insanlarla karşılaşsanız— eğer ölüm saçan kuleler, tanklar, silahlı “yerleşimler” ve bu şimdiki dev metal duvar ile çevrelenmemiş bir dünyanın gerçekliğini yaşasanız, dünyanın tek süpergücü tarafından desteklenen, dünyanın dördüncü büyük ordusunun, sizi vatanınızdan silmek için yaptığı devamlı baskıya karşı direniş içinde, sağ kalma—yalnızca yaşama—mücadelesiyle geçen tüm çocukluk yıllarınız için dünyayı affedebilir miydiniz, merak ediyorum. Bu, buradaki çocuklar hakkında merak ettiğim bir şey. Gerçekten bilselerdi, ne olacağını merak ediyorum.
Tüm bu karmaşayı düşünürken, şu an Refah’ta, yaklaşık 140.000 insanın yaşadığı, hemen hemen yüzde 60’ının mülteci olduğu—birçoğunun ikinci veya üçüncü kez iltica ettiği—bir şehirdeyim. Refah 1948’den önce de vardı, ancak buradaki halkın çoğunun kendileri yahut ataları, eski Filistin—şu anki İsrail— topraklarındaki evlerinden buraya göçe zorlanmış. Refah, Sina geri Mısır’a geçince, ortadan ikiye bölünmüş.
Şu anda İsrail ordusu, Filistin’deki Refah ile sınır arasına, bir insansız bölge oluşturacak şekilde, on dört metre yüksekliğinde bir duvar inşa ediyor. Refah Halk Mülteci Komitesi’ne göre altı yüz iki ev buldozerlerle tamamen yıkıldı. Kısmen yıkılan ev sayısı daha da fazla.
Bugün, bir zamanlar evlerin bulunduğu yerlerde, yıkıntıların tepesinde yürürken, sınırın öte tarafındaki Mısırlı askerler yaklaşan bir tankı haber vermek için bana “Kaç! Kaç!” diye bağırdılar. Ondan sonra ise el salladılar ve “İsminiz nedir?” diye sordular. Bu dostça merakta rahatsız edici bir şey var. Bu bana hatırlattı ki, hepimiz diğer çocukları merak eden çocuklarız: Tankların yolunda gezinen tuhaf kadınlara bağıran Mısırlı çocuklar. Neler olup bittiğini görebilmek için saklandıkları duvarın arkasından kafalarını uzatıp, tanklar tarafından vurulan Filistinli çocuklar. Tankların karşısına pankartlarla duran uluslararası çocuklar. Tanklarda rasgele, bazen bağıran—bazen de el sallayan—İsrailli çocuklar; birçoğu zorla buraya getirilmiş, birçoğu sadece saldırgan, biz uzaklaşırken evlere ateş eden.
Sınır boyunca, ve Refah ile sahil boyu uzanan yerleşimler arasında kalan batı bölgesinde, sürekli olarak tankların varlığının yanı sıra; burada—ufuk boyunca ve sokakların sonlarında—sayabileceğimden de fazla sayıda IDF (Israel Defence Forces) kuleleri var. Bazıları sadece asker yeşili metalden. Diğerlerinde, içeride ne yapıldığı anlaşılmaması için bir tür fileyle kaplı olan, bu tuhaf sarmal merdivenlerden var. Bazıları, binaların ufuk çizgisinin hemen altına gizlenmiş. Sonraki bir gün, bizim çamaşır yıkamak, ve pankart asmak için kasabayı iki defa geçmek için harcadığımız zaman içerisinde, bunlardan bir yenisi daha yükseldi.
Sınıra en yakın olan bölgelerin bir kısmının, en az yüz yıldır burada yaşamış olan ailelerin ikamet ettiği esas Refah olmasına karşın, Oslo’ya göre, Filistin’in kontrolündeki bölgeler yalnızca, şehir merkezinde bulunan 1948 kampları. Ancak gördüğüm kadarıyla, herhangi bir kulenin görüş alanı dışında olan bir yer, eğer varsa bile çok azdır. Apaçi helikopterlerine veya saatlerce şehrin üstünde vızıltılarını duyduğumuz görünmez arı uçaklarının kameralarına karşı korunaklı bir yer, kesin olarak yok.
Dış dünyayla ilgili haber almakta zorlanıyorum, fakat Irak’ta savaşın kaçınılmaz duruma geldiğini duyuyorum. Burada “Gazze’nin yeniden işgali” konusunda büyük bir endişe hakim. Gazze her gün bir ölçüde yeniden işgal ediliyor, ancak bence asıl korkulan, takların, bazı sokaklara girerek, insanları köşelerden gözleyip vurmak ve birkaç saat ya da gün sonra da geri çekilmek yerine, tüm sokaklara girmesi ve burada kalması. Eğer insanlar halen bu savaşın tüm bu bölge halkına nelere mal olduğunu düşünmüyorlarsa, artık düşünmeye başlamalarını umuyorum.
Sizin buraya gelmenizi de umuyorum. Biz burada beş altı uluslararası eylemciyiz. Bizden kendi bölgelerinde bulunmamızı isteyen semtler Yibna, Tel El Sultan, Hay Selam, Brazil, Blok J ve Blok O. Ayrıca İsrail ordusu burada bulunan en büyük iki kuyuyu yıktığı için, Refah’ın varoşlarında bulunan bir kuyunun gece boyunca beklenmesi gerekiyor.
Belediye su idaresine göre, geçen hafta yıkılan kuyular Refah’ın su kaynaklarının yarısını teşkil etmekteydi. Birçok yerden halk, enternasyonallerden evleri daha fazla yıkıma karşı korumaya çalışmak için, gece de hazır bulunmalarını rica etti. Akşam saat ondan sonra, gece çıkmak çok güç çünkü İsrail ordusu sokaklarda gördüğü herkesi direnişçi sayıyor ve onlara ateş ediyor. Dolayısıyla şu çok açık ki, sayımız pek az.
Hala inanıyorum ki memleketim Olympia, Refah’la kardeş-halk ilişkisi biçiminde bir girişimi başlatmaya karar verdiği takdirde çok şey kazanabilir, ve çok da şey verebilir. Bazı öğretmenler ve çocuk toplulukları e-posta değişimine ilgi göstermişlerdi, ancak bu, yapılabilecek dayanışma çalışmasında buzdağının sadece ucu.
Birçok insan, seslerinin duyulmasını istiyor; ve bana göre biz bu sesin ABD’de, kendim gibi iyi niyetli enternasyonallerin süzgecinden değil; enternasyonaller olarak ayrıcalıklarımızı biraz kullanarak, doğrudan duyulmasını sağlamalıyız. Ben, çok sağlam bir koruyucu olduğunu düşündüğüm, insanların her duruma karşı örgütlenme, ve her duruma karşı direnme yeteneğini, yeni öğrenmeye başlıyorum.
ABD’den arkadaşlarımdan aldığım haberlere memnun oldum. Şelton/Washington’da bir barış grubunu örgütleyen, aynı zamanda Washington DC’deki 18 Ocak büyük protestosunun koordinasyonunda yer almayı başarmış bir arkadaşımdan gelen bir haberi yeni okudum.
Buradaki insanlar basını takip ediyorlar, ve bugün bana gene Birleşik Devletler’de büyük protestolar olduğunu, Birleşik Krallık’ta da “hükümetin sorunları olduğunu” söylediler. Öyleyse onlara, burada insanlara, aslında emin de olamayarak, Birleşik Devletler’de birçok insanın hükümetimizin politikalarını desteklemediğini, ve direnişi küresel örneklerden öğrendiğimizi söylediğimde, artık tam bir Polyanna gibi hissetmememi sağladıkları için teşekkür ediyorum.

20 Şubat 2003 (Annesine)

Anneciğim,
Şu anda İsrail ordusu Gazze’ye giden yolu kazdı, ve ana kontrol noktalarının ikisi de kapandı. Bu, üniversiteye gidip yeni dönem kaydını yaptırmak isteyen Filistinlilerin, bunu yapamayacağı anlamına geliyor. İnsanlar işine gidemiyor ve diğer tarafta kalanlar evine dönemiyor; yarın Batı Şeria’da toplantıları olan enternasyonaller de bunu yapamayacak. Uluslararası beyaz insan imtiyazımızdan ciddi biçimde faydalanmayı deneseydik muhtemelen bunun üstesinden gelebilirdik fakat bu aynı zamanda, hiçbirimiz yasadışı bir iş yapmamış olsak bile, bu yüzden tutuklanma ve sınır dışı edilme tehlikesini doğuruyor.
Gazze şu anda üçe bölünmüş durumda. “Gazze’nin yeniden işgali” ile ilgili konuşmalar var, fakat benim bunun olacağından ciddi olarak şüphem var, çünkü bu, şu anda İsrail adına jeopolitik anlamda aptalca bir hareket olacaktır. Bana göre daha muhtemel olanı, daha küçük çapta olan, uluslararası-halk-protestosu-radarının fark edemediği baskın harekatlarının ve belki de, sık sık işaret edilen “toplu nakiller”in hızlandırılması olacaktır.
Şu anda Refah’tayım, ve kuzeye gitmeyi düşünmüyorum. Nispeten güvenlikte olduğumu hissediyorum, ve daha büyük çapta bir baskında benim için en büyük tehlikenin tutuklanmak olacağını düşünüyorum. Gazze’nin yeniden işgali yönünde bir hareket, Şaron’un her tarafa yerleşimler kurma yolunda şu anda çok düzgün işlemekte olan, ve yavaş yavaş fakat emin adımlarla Filistinlilerin azminin kırılmasına neden olan, barış-görüşmeleri-sırasında-suikastlar / toprak işgali stratejisine karşı yapılan protestolardan, çok daha büyük çapta protestolara neden olacaktır. Bana bakmakta olan bir sürü, çok iyi Filistinli olduğunu bilin. Biraz grip mikrobu kaptım, onlar da bana iyileşmem için çok hoş, limonlu içecekler verdiler. Ayrıca, halen yattığımız kuyunun anahtarlarını saklayan kadın bana durmadan seni soruyor. Zerre kadar İngilizce bilmiyor, fakat çok sık annem hakkında soru soruyor—seni aradığımdan emin olmak istiyor.
Sana ve Babama ve Sarah’a ve Chris’e ve herkese sevgiler.
Rachel

—-

27 Şubat 2003 (Annesine)

Seni seviyorum. İnan, çok özlüyorum. Kabuslar görüyorum, rüyalarımda siz ve ben içeride, dışarıda tanklar ve buldozerler evimizi çevirmiş görüyorum. Bazen adrenalin haftalar boyu bir anestetik ilaç etkisi yapıyor, ve sonra akşamları ya da geceleri ise tekrar, beni perişan ediyor—bu, durumun gerçekliğinin küçük bir kısmı. Buradaki insanlar adına gerçekten çok korkuyorum. Dün, bir babanın, arkasında ellerinden tutmuş iki küçük çocuğuyla, evinin havaya uçurulacağını düşündüğü için, dışarıda tanklar, ve bir keskin nişancı kulesi ve buldozerler ve Jeep’lerin durduğu bölgeye doğru gidişini izledim. Jenny ve ben, birkaç kadın ve iki küçük bebekle birlikte evin içerisindeydik. Ona yanlış çeviri yapmamız yüzünden, patlatılacak olanın kendi evi olduğunu sanmasına sebep olmuştuk. Aslında, İsrail ordusu yakınlarda bir yere bırakılmış—Filistinli direnişçilerin yaptıkları gibi gözükmekte olan—bir patlayıcıyı imha etmekle uğraşmaktaydı.
Bu olay, Pazar günü tank ve buldozerler—300 insanın geçim kaynağı durumunda olan—25 serayı yıkarken, 150 kişinin tutuklanarak yerleşim bölgesinin dışında toplanıldığı ve bu sırada kafalarının üstünden ve çevrelerine ateş açıldığı yerde oldu. Patlayıcı, seraların tam önünde—tankların geri gelmeleri halinde tam geçecekleri giriş noktasındaydı. Bu adamın, evinde durmak yerine, tankların görüş alanına doğru çocuklarıyla birlikte yürümeyi daha az tehlikeli gibi hissedişini düşününce, dehşete kapıldım. Hepsinin öldürüleceğinden çok korktum ve onlarla tankın arasına durmaya çalıştım. Bunlar her gün oluyor, fakat çok acı bir biçimde, bu babanın iki küçük çocuğuyla kendini dışarı atıvermesi, sadece, şu anda beni daha da fazla etkiledi; muhtemelen bunun sebebi ise onun bana göre, bizim tercüme hatalarımız yüzünden dışarı çıkmasıydı.
Telefonda Filistinlilerin başvurduğu şiddetin durumu daha da kötü yaptığına dair söylediklerin üzerine uzun uzun düşündüm. İki yıl önce altmış bin Refah’lı işçi İsrail’de çalışıyordu. Şu anda İsrail’e çalışmak için 600 kişi gidebiliyor. Bu 600 kişiden çoğu taşındı, çünkü bura ile Aşkelon (İsrail’deki en yakın kent) arasındaki üç kontrol noktası, eskiden 40 dakikada alınan bu yolu, şimdi 12 saatlik ya da, hiç geçilemeyen bir yolculuğa çeviriyor. Bunun yanı sıra, Refah’ın 1999’da iktisadi büyüme kaynakları olarak sahip olduğu her şey tümüyle yok edildi—Gazze uluslararası havaalanı (uçak pistleri yerle bir olunca tümüyle kapatıldı); Mısır’la ticarette kullanılan sınır (geçişin tam ortasında şimdi dev bir İsrail keskin nişancı kulesi var); denize ulaşım (son iki senedir bir kontrol noktası ve de Guş Katif yerleşimi tarafından tamamıyla kesildi). Refah’ta bu İntifada’nın başından bu yana yıkılan ev sayısı 600’ün yukarısında; genellikle direnişle bağlantısı olmayan, sadece sınır bölgesinde yaşayan insanların evleri. Belki artık, Refah’ın dünyanın en fakir yeri olduğu resmi olarak kabul edilir. Yakın bir zamana kadar burada bir orta sınıf vardı. Ayrıca geçmişte, Gazze’den Avrupa’ya götürülen çiçeklerin Erez geçişinde güvenlik taramaları nedeniyle iki hafta bekletildiğini duyuyoruz. İki hafta önce kesilmiş çiçeklerin Avrupa pazarındaki değerini tahmin edebilirsin, böylece o pazar da kurumuş oldu. Ve sonra buldozerler gelir ve halkın sebze tarlaları ve bahçelerini yerle bir eder. İnsanlar için geriye ne kalıyor? Eğer aklına bir çözüm geliyorsa söyle. Benim gelmiyor.
Eğer içimizden birinin tüm yaşamı ve huzuru tamamıyla altüst edilseydi, ve eski tecrübelerimize dayanarak, askerler ve tanklar ve buldozerlerin her an bizim için geleceklerini ve ne kadar zamandır yetiştirdiğimiz bütün seralarımızı yıkacaklarını bildiğimiz halde, çocuklarımızla beraber, her an daralan bir yerde yaşasaydık, ve bunu bazılarımızın da dövülmesine ve 149 kişiyle beraber saatlerce bir yere kapatılmasına katlanarak gene yaşamak zorunda olsaydık—geri kalan neyimiz varsa korumak için sence biraz kabakuvvete dayanan yöntemlere başvurmayı deneyebilir miydik? Bu özellikle, yıkılmış meyve bahçeleri ve seralar ve meyve ağaçları gördüğümde aklıma geliyor—nice zahmetle, yıllarca bakımı ve işlemesi yapılmış. Sizi düşünüyorum, ve üzerine düştüklerinizin gelişmesinin ne kadar zaman aldığını ve bunun ne çok özveri istediğini. Şuna gerçekten inanıyorum ki, benzer bir durumda, çoğu insan yapabildiği en iyi ölçüde kendini savunurdu. Bence Craig amcam bunu yapardı. Bence büyük olasılıkla büyükannem de yapardı. Bence ben de yapardım.
Bana pasif direnişi sormuştun.
Dün o patlayıcı havaya uçurulduğunda ailenin evinin tüm camları kırıldı. O sırada bana çay ikram ediyorlardı, ben ise iki küçük bebekle oynuyordum. Şu anda zor bir durumdayım. Acı çeken insanların sürekli, tatlılıkla, üzerime titremeleri beni tam anlamıyla hasta ediyor. Birleşik Devletler’de böyle bir şeyin size çok abartılı geleceğini biliyorum. Doğrusu çoğu zaman, buradaki insanların, bilinçli olarak yaşamlarının yok edilişinin gözle görülürlüğüne rağmen, bu saf iyilikleri bana gerçek dışı gibi geliyor. Gerçekten de dünyada böyle bir şeyin, bundan daha fazla tepki görmeden gerçekleşebildiğine inanamıyorum. Acı veriyor, geçmişte de verdiği gibi, dünyanın nasıl korkunç bir yere dönüşmesine göz yumuşumuza tanıklık etmek. Sizle konuştuktan sonra, belki bana tam olarak inanmadığınızı hissettim. Aslında öyle ise daha iyi, çünkü ben her şeyden çok, bağımsız eleştirel düşünüşün önemine inanırım. Ayrıca sizleyken, söylediğim her iddianın kökenini değerlendirmekte her zamankinden çok daha dikkatsiz davrandığımın da farkındayım. Bunun gibi birçok nedenden dolayı, bence kendiniz gidip, araştırmanızı yapmalısınız. Fakat bu, yaptığım iş hakkında kaygı duymama sebep oluyor. Yukarıda açıkça belirtmeye çalıştığım her durum—ve daha birçoğu—aşama aşama, genellikle belli etmeden, fakat gene de çok şiddetli bir biçimde, belirli bir grup insanın yaşam şanslarının ellerinden alınmasını ve yok edilmesini anlatıyor. Benim burada gördüğüm bu. Suikastlar, roket saldırıları ve çocukların vurulması zulümdür—fakat bunları düşünürken, konunun özünü gözden kaçırmaktan endişeliyim. Buradaki insanların büyük çoğunluğu—buradan kaçmaya yetecek maddi güçleri olsa bile, toprakları için direnişi sürdürmekten vazgeçip sadece buraları terk etmek isteseler bile (bu, belki de, Şaron’un olası hedeflerinden, daha az zalimce olanı gibi gözüküyor), bir yere gidemezler. Çünkü, vize başvurusu için İsrail’e dahi giremezler, ve çünkü, hiçbir ülke onları kabul etmez (bizim ülkemiz de, Arap ülkeleri de). Bu durumda, bence bütün yaşam imkanı, insanların dışarıya çıkamadığı, dar bir alana (Gazze) hapsedildiği için, bana göre bu durum soykırım tanımına uymaktadır. Çıkabilselerdi bile, bana göre gene soykırıma girerdi. İstersen uluslararası hukuktan, soykırımın tanımına bir bak. Şu anda hatırlayamıyorum. Bunun daha iyi, örneklemeli bir açıklamasını yapabilmeyi umuyorum. Öyle doldurulmuş sözcükleri kullanmayı sevmiyorum. Benim bu yönümü sen bilirsin. Sözlere çok önem veririm. Gerçekten, meseleyi iyice açıklamak, ve insanların kendi yorumunu yapmasına imkan tanımak isterim.
Neyse, daldan dala konuyorum. Anneciğime yazmak ve ona bu sürüp giden, sinsi soykırıma tanık olduğumu ve çok korktuğumu, ve insan doğasının iyiliğine olan temel inancımı sorgulamaya başladığımı anlatmak istedim. Bu artık bitmeli. Bana göre hepimizin her şeyi bırakıp, yaşamımızı bunun sona ermesi için çabalamaya adamamız, iyi bir fikirdir. Bana göre bu, artık aşırı bir düşünce değildir. Ben hala, Pat Benatar dinleyerek dans etmeyi ve erkek arkadaşlar bulmayı ve iş arkadaşlarımın karikatürlerini çizmeyi çok istiyorum. Fakat bunun sona ermesini de istiyorum. Hissettiğim şey güvensizlik ve korku. Hayal kırıklığı. Bunun dünyamızın esas gerçeği olması ve bizim, aslında, buna ortak olmamızdan dolayı hüsrana uğradım. Benim dünyaya gelirken istediğim bu olamazdı. Buradaki insanların dünyaya gelirken istedikleri bu olamazdı. Sen ve Babam bebek yapmaya karar verdiğinizde, beni getirmek istediğiniz dünya bu olamazdı. Capital Gölü’ne bakıp “İşte koca dünya, ben geliyorum.” derken, sözünü ettiğim bu değildi. Rahat bir yaşam süreceğim ve belki, hiç gayret etmeden, soykırıma ortak oluşumun farkına varmadan yaşayacağım bir dünyaya geldiğimi söylemek istememiştim. Dışarıda bir yerlerde şiddetli patlamalar oluyor.
Filistin’den döndüğümde, muhtemelen kabuslar görecek ve burada olmayışım yüzünden kendimi suçlu hissedeceğim, fakat bu bana daha fazla çalışma gücü verebilir. Buraya gelmek, bugüne kadar yaptığım en iyi işlerden biriydi. Dolayısıyla eğer saçmalıyorsam, veya İsrail ordusu beyazlara zarar vermemeye olan ırkçı meyilinden vazgeçerse, doğrudan doğruya bunun sebebini, benim de dolaylı olarak desteklediğim, ve kendi devletimin ana sorumlusu olduğu bir soykırımın ortasında bulunuşuma bağlayın.
Seni ve Babamı çok seviyorum. Tartışma dilimin kusuruna bakma. Tamam, yanımdaki birkaç yabancı adam bana leblebi ikram ediyor, yeyip teşekkür etmem gerek.
Rachel

28 Şubat 2003 (Annesine)

E-postama yanıt verdiğin için teşekkürler Anneciğim. Sizden, ve beni düşünen diğer insanlardan bir şeyler duymak bana çok iyi geliyor.
Sana yazdıktan sonra yaklaşık 10 saat boyunca, grubumla bağlantım kesildi. Bu sürede, Hay Selam’daki cephe üstünde yaşayan bir aileyleydim, benim için yemek hazırladılar, kablolu TV’leri de var. Evlerinin ön cepheye bakan iki odası kullanılamıyor çünkü duvarlarda mermi delikleri var, dolayısıyla tüm aile—üç çocuk ve anne baba—ebeveynlerin odasında yatıyor. Yerde, en küçük kız olan İman’ın yanında yatıyorum, ve hepimiz battaniyeleri paylaşıyoruz. Oğullarına İngilizce ödevinde biraz yardımcı oldum, ve hep birlikte Hayvan Mezarlığı ismindeki korku verici bir film izledik. Filmi izlerken yaşadığım korku galiba hepsine çok gülünç geliyordu. Cuma tatil günü, uyandığımda da Arapça seslendirilmiş Lastik Ayıcıklar’ı seyrediyorlardı. Onlarla kahvaltıyı yaptım ve orada bir süre oturup bu koca battaniye yığınının içinde aile ile beraber, bana Cumartesi sabahı çizgi filmlerini andıran şeyi seyretmenin keyfini çıkardım. Sonra Nidal’ın ve Mansur’un ve Büyükannenin ve Rafet’in ve yanlarında kalmamı can-ı yürekten isteyen bu geniş ailedeki diğer herkesin yaşadığı, B’razil tarafına doğru yürüdüm. (Bu arada, öbür gün, Büyükanne bana, boyuna üflediği ve siyah şalını işaret ettiği, Arapça, pandomimli bir ders verdi. Nidal’a, ona annemin burada birisinin bana, sigaranın ciğerlerimi kapkara yaptığıyla ilgili bir ders verdiğini bilseydi memnun olacağını söylettim.) Nuseret kampından onları ziyarete gelen gelinleriyle de tanıştım, ve onun küçük bebeğiyle oyun oynadım.
Nidal’ın İngilizcesi her gün daha da gelişiyor. O, bana “kardeşim” diyen. Büyükanneye İngilizce nasıl “Merhaba. Nasılsınız?” denildiğini öğretmeye başladı. Her an geçen tank ve buldozerlerin sesini duyabiliyorsun, fakat hepsi de birbirlerine, ve bana karşı gerçekten çok içtenler. Filistinli arkadaşlarımlayken, insan hakları gözlemcisi, belgeleyici, ya da doğrudan-eylem direnişçisi görevi üstlenmeye çalıştığım zamankilerden, biraz daha az korku duyduğumu hissediyorum. Onlar, büyük mücadelelerin nasıl verildiğine dair iyi bir örnek. Bu durumun onlara her bakımdan, çok büyük sıkıntılar yaşattığını—ve sonunda onları alt edebileceğini—biliyorum, fakat gene de onların, yaşamları içerisinde süren bu dehşete, ve ölümün sürekli kol geziyor olmasına karşın, insanlıklarını—gülüşlerini, cömertliklerini, ailelerine ayırdıkları vakti—bu kadar iyi korumaktaki güçleri beni şaşkına çeviriyor. Bu sabahın ardından kendimi çok daha iyi hissediyorum. Neredeyse ilk elden, hala ne denli canavarlaşabilmemizin mümkün olduğunu keşfedişimin hayal kırıklığı üzerine yazmak için, uzun zaman harcadım. Hiç değilse şunu belirtmeliyim ki, insanların—daha önce hiç görmemiş olduğum kadar—en korkunç hallerdeki sahip olduğu gücün, ve temel insanlığını yitirmeme yeteneğinin derecesini de keşfetmekteyim. Galiba aslolan onur. Bu insanlarla tanışmanızı isterdim. Belki, umarım, bir gün bu da olur.
Rachel

8 Şubat 2003

Dün akşam gönderdiğim e-postaya birçok düşünceli yanıt aldım, fakat şu anda birçoğuna yanıt yazmak için zamanım yok. Verdikleri cesaret, sordukları sorular ve eleştiriler için herkese teşekkürler. Daniel’in yanıtı benim için özellikle daha fazla ilham verici idi, bunun için de paylaşmaya değer buldum. İsrail’deki Yahudi halkın işgale direnişi, ve İsrail ordusunda görev reddedenlerin üzerlerine aldıkları olağanüstü büyük tehlike, özellikle Birleşik Devletler’de yaşayan bizler için, bizim adımıza zulümler işlendiğinin farkına vardığımızda nasıl davranmamız gerektiği konusunda bir örnek arz etmektedir. Teşekkür ediyorum.

7 Şubat 2003’te Rachel’a Gelen E-Mail

Ben IDF’de bir yedek başçavuşum. Askeri dilekçeler, vicdanen durumdan rahatsız olanların itirazlarıyla dolmakta. Çoğu aileleriyle kalan yedek subaylar. Bunlar geçmişte, ateş altında cesaretini ispat etmiş askerlerdir. Bazıları altı aydan fazladır hapis yatmakta ve daha ne kadar yatacakları belirsiz.
AWOL5 ve görev retlerinin sayıları ise ulusal tarihimiz boyunca görülmemiş miktarlara ulaştı; bu retler, sivillerin yaralanma tehlikesi olan hedeflere ateş açılmasını içeren emirlere karşı yapılıyor. İsrail’de işin kıt olduğu ve insanların evlerini ve işlerini Şaron’un kan davası yüzünden yitirdiği bir vakitte, birçok profesyonel asker—aralarında pilotlar ve istihbarat personeli de bulunuyor—hapis ve işsizliği, ancak katliam olarak adlandırabildikleri şeye yeğledi.
Ben Askeri Adliye dairesine bildirmekle görevliyim—kaçak askerleri yakalayıp buraya çıkartmak benim vazifem. 18 aydır rapor tutmadım. Bunun yerine, ISM’liler ve diğer uluslararası eylemcilerin benim çocukların neler yaptığını iddia ettiklerini, filme belgeleyerek kendi gözlerimle görmek için, yeteneklerimden ve itimatnamemden yararlanıyorum.
Ülkemi seviyorum. İsrail’in şu anda çok kötü insanların önderliğinde olduğuna inanıyorum. Yerleşimcilerle yerel polisin çatıştığını ve sınır polisinin de onur kırıcı biçimde davrandığını düşünüyorum. Onlar İsrail halkının %40’ının düşüncesine göre bir yüzkarası; ve eğer herkes bizim bildiklerimizi bilse halkın %90’ına göre bir yüzkarası olurdu.
Lütfen mümkün mertebe çok belgeleme yap, ve hiçbirine kendi fikirlerini katıp da süsleme yapma. Burada basın, çok inandırıcı bir denetim aracı vazifesi görmektedir. Bunu mektuplarında arkadaşlarına belirt. Değişik rütbelerden, işgal bölgelerinde görev yapanlar arasında, gördüklerinden midesi bulanan birçok asker var.
IDF’de bir şeref şifresi vardır—“tovhar henehşik” diye söylenir. Bunu, korkunç bir şey yapmak üzere olan bir kardeşimize, örneğin silahsız bir mahkumu öldürecek veya gayrı ahlaki bir emri yerine getirecek olan birine söyleriz. Bu kelimesi kelimesine, “silahların saflığı” demektir.
Bir askere kendi dilinde söylenebilecek bir başka sözlü ifade ise “dihgıl şahor”dır—“siyah bayrak” demektir. Eğer “Etah Miteçet Dihgıl Şahor” dersen, bu “Ahlaka aykırı emirleri uyguluyorsunuz” demek olur. Bunu “aptal, yanlış düşünceli yabancılar”dan işitmek ağır ve sarsıcı bir durumdur.
Mümkün olan her durumda askerlerle konuşarak mücadeleni ver. Onların sana saygısızca davranmış olduğu gibi onlara saygısızlık etme hatasına düşme. Bunu hak etsin ya da etmesin, saygı, tıpkı saygısızlık gibi, karşındakini etkiler.
Çok iyi bir şey yapıyorsunuz. Bunun için teşekkür ederim.
Barış,
Danny

Annesine e-postasının devamı, 28 Şubat 2003:

Ömrümün bir Filistin devleti yahut demokratik bir İsrail-Filistin devleti kuruluşunu görmeme yeteceğine inanıyorum. Filistin’e özgürlük bana göre, tüm dünyada mücadele veren halklar için çok büyük bir umut kaynağı olacaktır. Bana göre bu aynı zamanda, Birleşik Devletler’in desteklediği, antidemokratik rejimler altında mücadele veren Arap halklarına da büyük ilham kaynağı olabilir.
Sizin ve benim gibi orta sınıftan, imtiyazlı olup, bu imtiyazlarımızı destekleyen yapıların farkına varan insanların sayısını artırmayı, ve imtiyazları olmayanların da bu yapıları yıkma çabalarını desteklemeye başlamayı istiyorum.
Sivil toplumun topyekun uyanışa geçtiği ve vicdanının, baskı altında tutuluşuna olan itirazının, ve diğerlerinin acısını paylaştığının, güçlü ve yankılanan bir kanıtını ortaya koyduğu 15 Şubat gibi anların çoğalmasını istiyorum. Birleşik Devletler’de, çocuklara eleştirel düşünüşü öğreten Matt Grant ve Barbara Weaver ve Dale Knuth gibi daha fazla öğretmenlerin ortaya çıkmasını istiyorum. Şu anda gerçekleşen uluslararası direnişin, farklı insan gruplarının diyaloğuyla, her türden meselenin çözümlenişini verimli hale getirmesini istiyorum. Buna alışkın olmayan hepimizin demokratik yapılar içerisinde çalışabilmek için daha iyi yetenekler geliştirmesini ve kendi ırkçılığımıza ve sınıfçılığımıza ve seksizmimize ve heteroseksizmimize ve yaş ayrımcılığımıza ve sağlık ayrımcılığımıza son vermesini ve daha etkin olmasını istiyorum.
Bir şey daha—genel protestolar konusunda bu konuyu çok düşünüyorum—birkaç hafta evvel sadece 150 kişinin katıldığınki gibi. Genel bir protestoyu örgütlediğim veya katıldığım zaman onun gerçekten çok küçük, utandırıcı olmasından ve basının bana gülmesinden endişe ediyorum. Çoğu sefer gerçekten küçük oluyor ve çoğunda da basın bizle alay ediyor. 150 kişilik protestomuzun sonrasındaki hafta sonunda hemen hemen 2000 kişilik bir protestoya davetlendik. Küçük bir protesto gerçekleştirmemize ve doğal olarak bunun tüm dünyada yer bulmamasına rağmen, bazı yerlerde “Refah” sözcüğünden Arap basınının haricinde söz edildi. Colin Seattle’daki protesto için İngilizce ve Arapça “Olympia Refah’ta ve Irak’ta savaşa hayır diyor” yazılı bir pankart hazırladı. Resimlerine, burada Muhammed ismindeki bir zatın işlettiği Rafah-today adlı ağ sayfasında yer verildi. Buradaki ve diğer her yerdeki insanlar o resimleri gördüler.
On yıldır her Cuma, Irak’ta yaptırımlar yüzünden ölen çocukların sayısını gösteren pankartlar asan Glen’i düşünüyorum. Bazı zamanlar bir ya da iki insan orada olur ve diğer herkes onların deli olduğunu düşünür ve onları kınardı. Şimdi ise Cuma gecelerinde çok daha fazla insan var.
Onlar 4. ile State’i kavuşturanlardır, ve klaksonlar ve sallanan eller, ve başparmak-yukarı işaretleriyle karşılanıyorlar. Onlar orada diğer insanların da bir şey yapmalarına olanak veren bir ortam hazırladılar. Onlar kendileri tepkilere maruz kalarak, başka birisi için, editöre mektup yazmaya, veya bir mitingin en arkasında yer tutmaya veya, ona Irak’ta çocukların ölümünün bildirildiği yol kenarında durarak tepki toplamaktan birazcık daha az saçma görünen herhangi bir şey yapmaya karar vermeyi kolaylaştırdılar.
Yalnızca sizin neler yaptığınızı işitmek bana kendimi daha az yalnız, daha az yarayışsız, daha az görünmez hissettiriyor. O klakson ve havaya kalkan ellerin yararı oluyor. Resimlerin yararı oluyor. Colin’in yararı oluyor. Uluslararası basın ve hükümetimiz bize etkili, önemli, çabamızda haklı, yürekli, zeki, değerli olduğumuzu söylemeyecekler. Birbirimiz için bunu biz yapmalıyız, ve bunu yapmamızın bir yolu da açıktan, çabamızı sürdürmektir.
Bana göre ayrıca Birleşik Devletler’deki insanların imtiyaz sahibi olmayan insanların bu mücadeleyi her ne pahasına olursa olsun yapmaya devam edeceklerini fark etmeleri, çünkü onlar kendi yaşamları için mücadele etmekteler. Biz onlarla birlikte mücadele de edebiliriz, ve onlar da onlarla birlikte mücadele ettiğimizi bilirler, ya da onları bu mücadeleyi kendi başlarına yapmaları için ve onların katledilişindeki suç ortaklığımız yüzünden bize lanet okumaları için yalnız da bırakabiliriz. Ben hakikaten burada kimsenin bize lanet okuduğunu hissetmiyorum.
Ayrıca, özellikle buradaki insanların, bizim onlar adına hayatımızı tehlikeye atışımızdan daha çok, öncelikle rahatımız ve sağlığımızla ilgilendiğini hissediyorum. En azından bu benim için böyle. Silah sesleri ve bomba patlamaları ortasında, insanlar bana bir dolu çay ve yiyecek vermeye çabalıyor.
Sizi seviyorum,
Rachel

Rachel’ın son e-postası

Merhaba Baba,
E-postan için teşekkür ederim. Bazen tüm zamanımı, annemin meseleyi sana da nakledeceğini varsayarak, ona propaganda yapmaya harcıyorum gibi geliyor, dolayısıyla sen ihmal edilmiş oluyorsun. Beni fazla düşünmene gerek yok, şu anda ben en çok, etkili olamayışımızdan endişe duyuyorum. Hala olağandışı bir tehlikede olduğumu hissetmiyorum. Refah son zamanlarda daha sakin görünüyor, belki de ordu kuzeydeki baskınlarla meşgul olduğu için—hala silahlı saldırı ve ev yıkımları sürmekte—bu hafta bildiğim kadarıyla bir ölüm var, fakat daha da büyük bir baskın gerçekleşmedi. Eğer bu olursa, Irak’ta savaş başladığında, bu durumun nasıl değişeceği hakkında ben de bir şey söyleyemiyorum.
Savaş karşıtı mücadelenizi yükselttiğiniz için de teşekkürler. Bunu yapmanın kolay bir iş olmadığını biliyorum, ve muhtemelen bulunduğunuz yerde, benim bulunduğum yerdekine göre çok daha zordur. Charlotte’daki gazetecilerle konuşmayı gerçekten çok istiyorum—ilerlemeyi hızlandırmak için ne yapabileceğimi lütfen bana bildir. Buradan ayrılınca ne yapacağıma, ve ne zaman ayrılacağıma karar vermeye çalışıyorum. Şu anda, mali durumumun Haziran’a kadar kalmaya yeteceğini düşünüyorum. Olympia’ya dönmeyi şu an hiç istemiyorum, fakat eşyalarımı garajdan temizlemek ve buradaki deneyimlerim hakkında konuşmak için dönmem gerek. Diğer taraftan, bir kere okyanus ötesine geçtiğim için, okyanusun ötesinde bir süre kalmaya çalışmak adına güçlü bir istek duyuyorum. İngilizce öğretimiyle ilgili işlere bakmayı düşünüyorum—çok çabalayıp Arapça öğrenmeyi istiyorum.
Ayrıca dönüşte İsveç’i ziyaret etmek için davet aldım—sanırım çok ucuza da yapabilirim. Refah’tan da makul bir dönüş planıyla ayrılmak istiyorum. Grubumuzun çekirdek üyelerinden biri yarın ayrılmak zorunda—ve onun insanlarla vedalaşmasını izlemek bana bunun ne kadar zor olacağını anlatıyor. Buradaki insanlar burayı terk edemezler, dolayısıyla bu her şeyi karmaşıklaştırıyor. Onlar, bizim buraya tekrar gelişimizde kendilerinin hayatta olup olmayacaklarını bilmeyişleri gerçeğinin de çok iyi farkındalar.
Bu yer hakkında büyük suçluluk duygusuyla yaşamayı gerçekten istemiyorum—bu kadar kolay gelebilmek ve gidebilmek—ve geri gitmemek. Bana göre bir yerlere bağlılık duymak kıymetli bir şeydir – bunun için bir yıl kadar süre içinde buraya geri dönmeyi planlayabilmeyi istiyorum. Tüm bu olasılıkların içerisinden bana göre en yüksek ihtimalle, dönüşte en az birkaç haftalığına İsveç’e gideceğim—biletleri değiştirip toplam 150 Dolar veya ona yakın bir ücrete Paris’te İsveç’e gidiş ve dönüş bileti alabilirim. Fransa’daki aile ile aslında bağlantı kurmaya çalışmam gerektiğini biliyorum—fakat gene de bunu yapmayacağımı zannediyorum. Sadece durmadan sinirli olacağımı ve oralarda dolaşmaktan hoşlanmayacağımı düşünüyorum. Hem bu, şu anda bana çok büyük bir zenginlik içine geçiş gibi görünüyor—bunun yüzünden ayrıca durmadan büyük bir sınıfsal suçluluk duygusu da hissedebilirim.
Eğer yaşamımın geri kalanında ne yapmam gerektiğiyle ilgili fikirlerin varsa lütfen bana söyle. Sizi çok seviyorum. Eğer bana yazmak istiyorsanız, sanki tatilde Hawaii’nin büyük adasında bir kampta yerli dokuması öğreniyormuşum gibi yazabilirsiniz. Burada hayatı kolaylaştırabilmek için yaptığım bir şey de düşler alemine dalıp bir Hollywood filminde veya Michael J Fox’un oynadığı bir komedi dramasında olduğumu hayal etmek. Sen de birşeyler düşünüp tasarlayabilirsin, ben de katılmaktan memnun olurum. Kocaman sevgiler Babacığım.

 

Mektupların İngilizce metni aşağıda;

Letters from Rachel Corrie in English are below;

 

February 7 2003

Hi friends and family, and others,

I have been in Palestine for two weeks and one hour now, and I still have very few words to describe what I see. It is most difficult for me to think about what’s going on here when I sit down to write back to the United States. Something about the virtual portal into luxury. I don’t know if many of the children here have ever existed without tank-shell holes in their walls and the towers of an occupying army surveying them constantly from the near horizons. I think, although I’m not entirely sure, that even the smallest of these children understand that life is not like this everywhere. An eight-year-old was shot and killed by an Israeli tank two days before I got here, and many of the children murmur his name to me – Ali – or point at the posters of him on the walls. The children also love to get me to practice my limited Arabic by asking me, “Kaif Sharon?” “Kaif Bush?” and they laugh when I say, “Bush Majnoon”, “Sharon Majnoon” back in my limited arabic. (How is Sharon? How is Bush? Bush is crazy. Sharon is crazy.) Of course this isn’t quite what I believe, and some of the adults who have the English correct me: “Bush mish Majnoon” … Bush is a businessman. Today I tried to learn to say, “Bush is a tool”, but I don’t think it translated quite right. But anyway, there are eight-year-olds here much more aware of the workings of the global power structure than I was just a few years ago.

Nevertheless, no amount of reading, attendance at conferences, documentary viewing and word of mouth could have prepared me for the reality of the situation here. You just can’t imagine it unless you see it – and even then you are always well aware that your experience of it is not at all the reality: what with the difficulties the Israeli army would face if they shot an unarmed US citizen, and with the fact that I have money to buy water when the army destroys wells, and the fact, of course, that I have the option of leaving. Nobody in my family has been shot, driving in their car, by a rocket launcher from a tower at the end of a major street in my hometown. I have a home. I am allowed to go see the ocean. When I leave for school or work I can be relatively certain that there will not be a heavily armed soldier waiting halfway between Mud Bay and downtown Olympia at a checkpoint with the power to decide whether I can go about my business, and whether I can get home again when I’m done. As an afterthought to all this rambling, I am in Rafah: a city of about 140,000 people, approximately 60% of whom are refugees – many of whom are twice or three times refugees. Today, as I walked on top of the rubble where homes once stood, Egyptian soldiers called to me from the other side of the border, “Go! Go!” because a tank was coming. And then waving and “What’s your name?”. Something disturbing about this friendly curiosity. It reminded me of how much, to some degree, we are all kids curious about other kids. Egyptian kids shouting at strange women wandering into the path of tanks. Palestinian kids shot from the tanks when they peak out from behind walls to see what’s going on. International kids standing in front of tanks with banners. Israeli kids in the tanks anonymously – occasionally shouting and also occasionally waving – many forced to be here, many just agressive – shooting into the houses as we wander away.

I’ve been having trouble accessing news about the outside world here, but I hear an escalation of war on Iraq is inevitable. There is a great deal of concern here about the “reoccupation of Gaza”. Gaza is reoccupied every day to various extents but I think the fear is that the tanks will enter all the streets and remain here instead of entering some of the streets and then withdrawing after some hours or days to observe and shoot from the edges of the communities. If people aren’t already thinking about the consequences of this war for the people of the entire region then I hope you will start.

My love to everyone. My love to my mom. My love to smooch. My love to fg and barnhair and sesamees and Lincoln School. My love to Olympia.

Rachel

February 20 2003

Mama,

Now the Israeli army has actually dug up the road to Gaza, and both of the major checkpoints are closed. This means that Palestinians who want to go and register for their next quarter at university can’t. People can’t get to their jobs and those who are trapped on the other side can’t get home; and internationals, who have a meeting tomorrow in the West Bank, won’t make it. We could probably make it through if we made serious use of our international white person privilege, but that would also mean some risk of arrest and deportation, even though none of us has done anything illegal.

The Gaza Strip is divided in thirds now. There is some talk about the “reoccupation of Gaza”, but I seriously doubt this will happen, because I think it would be a geopolitically stupid move for Israel right now. I think the more likely thing is an increase in smaller below-the-international-outcry-radar incursions and possibly the oft-hinted “population transfer”.

I am staying put in Rafah for now, no plans to head north. I still feel like I’m relatively safe and think that my most likely risk in case of a larger-scale incursion is arrest. A move to reoccupy Gaza would generate a much larger outcry than Sharon’s assassination-during-peace-negotiations/land grab strategy, which is working very well now to create settlements all over, slowly but surely eliminating any meaningful possibility for Palestinian self-determination. Know that I have a lot of very nice Palestinians looking after me. I have a small flu bug, and got some very nice lemony drinks to cure me. Also, the woman who keeps the key for the well where we still sleep keeps asking me about you. She doesn’t speak a bit of English, but she asks about my mom pretty frequently – wants to make sure I’m calling you.

Love to you and Dad and Sarah and Chris and everybody.

Rachel

February 27 2003

(To her mother)

Love you. Really miss you. I have bad nightmares about tanks and bulldozers outside our house and you and me inside. Sometimes the adrenaline acts as an anesthetic for weeks and then in the evening or at night it just hits me again – a little bit of the reality of the situation. I am really scared for the people here. Yesterday, I watched a father lead his two tiny children, holding his hands, out into the sight of tanks and a sniper tower and bulldozers and Jeeps because he thought his house was going to be exploded. Jenny and I stayed in the house with several women and two small babies. It was our mistake in translation that caused him to think it was his house that was being exploded. In fact, the Israeli army was in the process of detonating an explosive in the ground nearby – one that appears to have been planted by Palestinian resistance.

This is in the area where Sunday about 150 men were rounded up and contained outside the settlement with gunfire over their heads and around them, while tanks and bulldozers destroyed 25 greenhouses – the livelihoods for 300 people. The explosive was right in front of the greenhouses – right in the point of entry for tanks that might come back again. I was terrified to think that this man felt it was less of a risk to walk out in view of the tanks with his kids than to stay in his house. I was really scared that they were all going to be shot and I tried to stand between them and the tank. This happens every day, but just this father walking out with his two little kids just looking very sad, just happened to get my attention more at this particular moment, probably because I felt it was our translation problems that made him leave.

I thought a lot about what you said on the phone about Palestinian violence not helping the situation. Sixty thousand workers from Rafah worked in Israel two years ago. Now only 600 can go to Israel for jobs. Of these 600, many have moved, because the three checkpoints between here and Ashkelon (the closest city in Israel) make what used to be a 40-minute drive, now a 12-hour or impassible journey. In addition, what Rafah identified in 1999 as sources of economic growth are all completely destroyed – the Gaza international airport (runways demolished, totally closed); the border for trade with Egypt (now with a giant Israeli sniper tower in the middle of the crossing); access to the ocean (completely cut off in the last two years by a checkpoint and the Gush Katif settlement). The count of homes destroyed in Rafah since the beginning of this intifada is up around 600, by and large people with no connection to the resistance but who happen to live along the border. I think it is maybe official now that Rafah is the poorest place in the world. There used to be a middle class here – recently. We also get reports that in the past, Gazan flower shipments to Europe were delayed for two weeks at the Erez crossing for security inspections. You can imagine the value of two-week-old cut flowers in the European market, so that market dried up. And then the bulldozers come and take out people’s vegetable farms and gardens. What is left for people? Tell me if you can think of anything. I can’t.

If any of us had our lives and welfare completely strangled, lived with children in a shrinking place where we knew, because of previous experience, that soldiers and tanks and bulldozers could come for us at any moment and destroy all the greenhouses that we had been cultivating for however long, and did this while some of us were beaten and held captive with 149 other people for several hours – do you think we might try to use somewhat violent means to protect whatever fragments remained? I think about this especially when I see orchards and greenhouses and fruit trees destroyed – just years of care and cultivation. I think about you and how long it takes to make things grow and what a labour of love it is. I really think, in a similar situation, most people would defend themselves as best they could. I think Uncle Craig would. I think probably Grandma would. I think I would.

You asked me about non-violent resistance.

When that explosive detonated yesterday it broke all the windows in the family’s house. I was in the process of being served tea and playing with the two small babies. I’m having a hard time right now. Just feel sick to my stomach a lot from being doted on all the time, very sweetly, by people who are facing doom. I know that from the United States, it all sounds like hyperbole. Honestly, a lot of the time the sheer kindness of the people here, coupled with the overwhelming evidence of the wilful destruction of their lives, makes it seem unreal to me. I really can’t believe that something like this can happen in the world without a bigger outcry about it. It really hurts me, again, like it has hurt me in the past, to witness how awful we can allow the world to be. I felt after talking to you that maybe you didn’t completely believe me. I think it’s actually good if you don’t, because I do believe pretty much above all else in the importance of independent critical thinking. And I also realise that with you I’m much less careful than usual about trying to source every assertion that I make. A lot of the reason for that is I know that you actually do go and do your own research. But it makes me worry about the job I’m doing. All of the situation that I tried to enumerate above – and a lot of other things – constitutes a somewhat gradual – often hidden, but nevertheless massive – removal and destruction of the ability of a particular group of people to survive. This is what I am seeing here. The assassinations, rocket attacks and shooting of children are atrocities – but in focusing on them I’m terrified of missing their context. The vast majority of people here – even if they had the economic means to escape, even if they actually wanted to give up resisting on their land and just leave (which appears to be maybe the less nefarious of Sharon’s possible goals), can’t leave. Because they can’t even get into Israel to apply for visas, and because their destination countries won’t let them in (both our country and Arab countries). So I think when all means of survival is cut off in a pen (Gaza) which people can’t get out of, I think that qualifies as genocide. Even if they could get out, I think it would still qualify as genocide. Maybe you could look up the definition of genocide according to international law. I don’t remember it right now. I’m going to get better at illustrating this, hopefully. I don’t like to use those charged words. I think you know this about me. I really value words. I really try to illustrate and let people draw their own conclusions.

Anyway, I’m rambling. Just want to write to my Mom and tell her that I’m witnessing this chronic, insidious genocide and I’m really scared, and questioning my fundamental belief in the goodness of human nature. This has to stop. I think it is a good idea for us all to drop everything and devote our lives to making this stop. I don’t think it’s an extremist thing to do anymore. I still really want to dance around to Pat Benatar and have boyfriends and make comics for my coworkers. But I also want this to stop. Disbelief and horror is what I feel. Disappointment. I am disappointed that this is the base reality of our world and that we, in fact, participate in it. This is not at all what I asked for when I came into this world. This is not at all what the people here asked for when they came into this world. This is not the world you and Dad wanted me to come into when you decided to have me. This is not what I meant when I looked at Capital Lake and said: “This is the wide world and I’m coming to it.” I did not mean that I was coming into a world where I could live a comfortable life and possibly, with no effort at all, exist in complete unawareness of my participation in genocide. More big explosions somewhere in the distance outside.

When I come back from Palestine, I probably will have nightmares and constantly feel guilty for not being here, but I can channel that into more work. Coming here is one of the better things I’ve ever done. So when I sound crazy, or if the Israeli military should break with their racist tendency not to injure white people, please pin the reason squarely on the fact that I am in the midst of a genocide which I am also indirectly supporting, and for which my government is largely responsible.

I love you and Dad. Sorry for the diatribe. OK, some strange men next to me just gave me some peas, so I need to eat and thank them.

Rachel

February 28 2003

(To her mother)

Thanks, Mom, for your response to my email. It really helps me to get word from you, and from other people who care about me.

After I wrote to you I went incommunicado from the affinity group for about 10 hours which I spent with a family on the front line in Hi Salam – who fixed me dinner – and have cable TV. The two front rooms of their house are unusable because gunshots have been fired through the walls, so the whole family – three kids and two parents – sleep in the parent’s bedroom. I sleep on the floor next to the youngest daughter, Iman, and we all shared blankets. I helped the son with his English homework a little, and we all watched Pet Semetery, which is a horrifying movie. I think they all thought it was pretty funny how much trouble I had watching it. Friday is the holiday, and when I woke up they were watching Gummy Bears dubbed into Arabic. So I ate breakfast with them and sat there for a while and just enjoyed being in this big puddle of blankets with this family watching what for me seemed like Saturday morning cartoons. Then I walked some way to B’razil, which is where Nidal and Mansur and Grandmother and Rafat and all the rest of the big family that has really wholeheartedly adopted me live. (The other day, by the way, Grandmother gave me a pantomimed lecture in Arabic that involved a lot of blowing and pointing to her black shawl. I got Nidal to tell her that my mother would appreciate knowing that someone here was giving me a lecture about smoking turning my lungs black.) I met their sister-in-law, who is visiting from Nusserat camp, and played with her small baby.

Nidal’s English gets better every day. He’s the one who calls me, “My sister”. He started teaching Grandmother how to say, “Hello. How are you?” In English. You can always hear the tanks and bulldozers passing by, but all of these people are genuinely cheerful with each other, and with me. When I am with Palestinian friends I tend to be somewhat less horrified than when I am trying to act in a role of human rights observer, documenter, or direct-action resister. They are a good example of how to be in it for the long haul. I know that the situation gets to them – and may ultimately get them – on all kinds of levels, but I am nevertheless amazed at their strength in being able to defend such a large degree of their humanity – laughter, generosity, family-time – against the incredible horror occurring in their lives and against the constant presence of death. I felt much better after this morning. I spent a lot of time writing about the disappointment of discovering, somewhat first-hand, the degree of evil of which we are still capable. I should at least mention that I am also discovering a degree of strength and of basic ability for humans to remain human in the direst of circumstances – which I also haven’t seen before. I think the word is dignity. I wish you could meet these people. Maybe, hopefully, someday you will.

 

rachelcorrie

başka çocuklar için endişe eden çocuklar

Rachel Corrie, 10 yıl önce, 16 Mart 2003 günü, Filistinli bir doktorun evinin yıkılmasını önlemek için bir İsrail buldozerinin önüne geçtiğinde, belki de barış için öleceğini biliyordu.

Eylül 2000’de, ikinci intifa başlamış, Ortadoğu binlerce kişinin yaşamını yitirdiği bir mezarlığa çoktan dönüşmüştü. Yeni ölümlerin olmasını engellemek için hareket eden bir barış aktivisti, Uluslararası Dayanışma Hareketi (International Solidarity Movement) ‘nin üyesi 23 yaşındaki Rachel Corrie, elindeki megafonla buldozere uyarıda bulundu. Buldozer bir an dengesini kaybeden Corrie’yi ezerek geçti ve daha sonra tekrar ezerek geri döndü.

İsrail Ordusu bu talihsiz olayın ‘kaza’ olduğunu açıkasa da, Rachel Corrie, daha önce arkadaşlarına ve ailesine Filistin’deki şiddeti gözler önüne seren elektronik posta mesajları göndermişti. Rachel’in ailesine yazdığı mektuplar

Buldozerin altında ezilen sadece Rachel değildi, barışa çağrının seslerinden biriydi. “Biz başka çocuklar için endişe eden çocuklarız” diyordu. Rachel gelecekte kaldı.

Ben diğer çocuklar için buradayım.
Buradayım çünkü önemsiyorum. Buradayım çünkü her yerde çocuklar ıstırap çekmekte Çünkü kırk bin insan her gün açlıktan ölmekte Buradayım çünkü o insanların çoğu çocuklar Anlamalıyız ki, fakirler her yanımızda ve biz onları görmezlikten geliyoruz. Anlamalıyız ki, bu ölümler önlenebilir! Anlamalıyız ki, üçüncü dünya ülkelerindeki insanlar da tıpkı bizim gibi düşünür, endişelenir, güler ve ağlar. Anlamalıyız ki, onlar bizim rüyalarımızı görüyor, biz de onların rüyalarını! Anlamalıyız ki, onlar biziz, biz de onlar! Rüyam; 2000 yılına kadar açlığı bitirebilmek! Rüyam; fakirlere bir şans verebilmek! Rüyam; her gün ölen kırk bin insanı kurtarabilmek! Rüyam gerçekleşebilir ve gerçekleşecek, Eğer hepimiz geleceğe bakıp oradaki parlayan ışığı görebilirsek. Eğer açlığı görmezlikten gelirsek o ışık sönecek. Eğer hepimiz yardımlaşır ve beraber çalışırsak o ışık yarının umuduyla büyüyecek ve özgürce parlayacak…”


videoeylem_alg

karahaber ve balikbilir videoeylem atölyesi – odtü sosyoloji günleri

OdtÜ 2002 -2012: Video/düşünüm Atölyesi I & II

Ulus Baker, duygular sosyolojisini, hislerin ve sezgilerin, pratik bilgeliğin sosyolojisi üzerine kurarken, duygular ile onları somut yaşam koşulları içinde görselleştirebilme ihtimali arasında güçlü bağlar olduğunu iddia ediyordu. Ona göre, duygular tarif edilmekten çok “görülebilen” şeylerdi, ancak imajlarla ile harekete geçirilebilir. Bir “ars memorativa”, hatırlatma sanatı olarak videonun gücü de burdan geliyordu.

Bizler, Karahaber ve Balıkbilir video/eylem atölyeleri olarak, 2002-2012 yılları arasında OdtÜ yerleşkesindeki video kayıtlarımız üzerinden, üzerine düşünülebilecek görsel bir kısa tarih sunmak, görmek ve göstermek istiyoruz.

ODTÜ – İİBF – Siyaset Bilimi ve Ekonomi Toplulukları Odası
11 Mart Pazartesi 11.00 – 12:30
12 Mart Salı 11.00 – 12:30

Katılacak videoaktivistler
karahaber videoeylem atölyesi’nden
– tennur baş
– özlem sarıyıldız
– özhan önder
– oktay ince
balıkbilir videoeylem atölyesi’nden
– onur metin

İki adet atölye yapılacaktır. Atölyeler 11 Mart Pazartesi ve 12 Mart Salı günleri 11.00-12.30 saatleri arasında olacaktır. Atölyeler birbirini takip edeceği için ilgilenenlerin her iki atölyeye de katılmalarını rica ediyoruz.

Kampüse girmek için ücretsiz davetiyeleri Kızılay Konur Sokak’taki Kitapça Kafe’den, AŞTİ’de Keyf-i Alem’den ve 100. Yıl’da Komünist Bakkal’dan (Sarıpınar Gıda) edinebilirsiniz.

ilknurzaferbirol_bblr

Aileden İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanlığına İlanen Tebliğ

Üniversiteler, öğrencilerine soruşturma açmaya, veliler çocuklarını korumaya ve savunmaya devam ediyorlar.

İlknur ve Zafer Birol çiftinin, kızları Bircan Birol’a verilen KINAMA cezasının taraflarına tebliğ edilmesi üzerine, “aile meclisini” toplayıp, karar aldığı ve dekanlığa uyarı olarak gönderdiği belge aşağıda. Ellerine kollarına sağlık.

“Geçtiğimiz günlerde İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanlığı’ndan bir evrak posta kanalıyla elimize ulaştı. Konu aile fertlerimizden Bircan Birol’un aldığı bir disiplin cezası idi. Biz bu evraka posta yolu ile değil tüm toplumu haberdar ederek yanıt vermek istedik. Bize yollanan evrak ve İÜ İletişim Fakültesi Dekanlığı’na açık tebligatımız aşağıdadır”


Pinar_Selek

Pınar Selek ‘e tanığız !

Pınarımızı Tek Başına Müebbete Mahkum Ettiniz
Müebbetiniz Yok Hükmündedir
Biz Beraatimizin Arkasındayız
Mücadelemizi Sürdüreceğiz

24 Ocak 2013

On beş yıldır yılan hikayesine dönüştürülen Mısır Çarşısı davasında yeni bir skandala daha imza atılarak Pınar Selek’e tek başına ağırlaştırılmış müebbet verildi. Hatırlanacağı üzere 9 Şubat 2011 tarihinde İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Pınar Selek’e üçüncü kez beraat kararı vermişti. 22 Kasım 2012 günkü duruşmada mahkeme usul ve yasaya aykırı olmasına rağmen kendi kesin beraat hükmünü geri almıştı. Pınar Selek’in avukatlarının reddi hakim taleplerinin de usulsüz bir biçimde geri çevrilmesinin ardından 24 ocak 2013 tarihli bugünkü duruşmada ise Mısır Çarşısı patlaması ile ilgili Abdülmecit Öztürk’ün beraati temyiz edilmediği için kesinleşirken sadece Pınar Selek bu davadan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Böylece beraati kesinleşen diğer sanığın işkence altında alınmış ve sonradan reddetiği ifadesi kendisi için geçersiz sayılırken, Pınar için geçerli hale gelmiştir. Mahkeme başkanının beraat kararında direnme hakları olduğu ve delil bulunmadığı için beraat kararı verilmesi yönündeki muhalefet şerhine rağmen, heyet üyesi diğer iki hakimin oyuyla karar oy çokluğuyla verilmiş oldu. Ancak bu karar daha kesin değil, iç hukuk yolları tükenmemiştir bu yasadışı verilen karar temyiz edilerek dosya Yargıtay’a taşınacaktır.

Gerek duruşma salonunda olan bizlerin gerekse Türkiye ve Dünya kamuoyunun büyük infialle izlediği bu hukuk katliamındaki son kararın bizler için zerre kadar kıymeti yoktur. Söz konusu karar hukuken de yok hükmündedir. Zira aynı yerel mahkeme hem beraatte direnme hem bozmaya uyma şeklinde birbirine taban tabana zıt iki ayrı hüküm kurmaktan çekinmemiştir. Dolayısıyla bizler 9 Şubat 2011’deki son beraat kararının arkasındayız.

Hukuk ve adalet mücadelemiz Yargıtay aşamasında yurt içi ve yurt dışından giderek artan kamuoyu desteği ile inatla devam edecek. Bu süre boyunca Pınar Selek’in masumiyet karinesinin baki olduğunu hatırlatır, büyük bir siyasi operasyonun kurbanı edilmeye çalışılan arkadaşımız Pınar Selek’i bir an bile elini bırakmayacağımızı ilan ederiz. Zira hukuk adı altında zulüm dayatılan bir ülke nihayetinde hepimiz için tutuk evidir.

Hala Tanığız Platformu

76618_kağıt_toplayıcısı-480x268

Çağdaş Hukukçular Derneği’nin yanındayız, çünkü

Atık Kağıt İşçileri olarak ÇHD’nin yanındayız, çünkü…

Zabıta bizi haksız yere dövdüğünde, el arabamızı elimizden aldığında, yok yere gözaltına aldığında, depolarımızdan bizi çıkartmaya çalıştığında ÇHD avukatları yardımımıza yetişti. Adliyenin, hastanenin, karakolun önünde arkadaşlarımıza yardım etmeye çalışırken onlar bizim yanımızdaydı. Sadece ekmeğimizi kazanmaya çalışmamıza rağmen suçlu muamelesi gördüğümüzde ÇHD avukatları bize hakkı savunulacak vatandaş muamelesinde bulundular. Belediyeler bize “kaçak çöp avcısı” derken, onlar bizi “atık kağıt işçisi” olarak tanıdılar. Hiç karşılık beklemeden bizi savundular.

Dışarıdaki Gazeteciler olarak ÇHD’nin yanındayız çünkü…

Haber izlerken polis şiddetine maruz kaldığımızda, haber peşinde koşarken gözaltına alındığımızda, yayımlanmamış kitaplarımız bilgisayarlardan silinip yasaklandığında, bir gün sabaha karşı evlerimiz basılıp karakollara götürüldüğümüzde, sadece mesleğimizi yaptığımız için hiç ilgimiz olmayan torba davalara dahil edilip zindanlara atıldığımızda yanımızda ÇHD avukatları vardı. Sadece hukuki süreçlerde bize destek olmakla kalmadılar, tutuklu meslektaşlarımız için düzenlediğimiz kampanyalarda hep bizimle oldular. Davalardaki hukuksuzlukların, basına ve kamuoyuna sağlıklı bir şekilde yansıması için haberlerimizin bilgi kaynağı oldular. Biz “tutuklu gazetecilere özgürlük” derken onlar bizim yanımızdaydı. Şimdi biz de “tüm tutuklu avukatlara, öğrencilere, gazetecilere, tüm siyasi tutuklulara özgürlük” diyoruz.

Ev İşçileri Dayanışma Sendikası olarak ÇHD’nin yanındayız, çünkü…

Çalıştığımız evlerde tacize, tecavüze, şiddete maruz kaldığımızda ÇHD avukatları yardımımıza koştular. Polise ifade verirken, mahkemeye çıkarken, göçmen arkadaşlarımız için desteğe ihtiyaç duyduğumuzda onlar yanımızdaydı. Sendikamıza kapatılma davası açıldığında ÇHD avukatları bize yol gösterdiler. Onlarla tanıştıktan sonra artık daha az korkar olduk. Kendimizi daha az yalnız hissettik. Bir sorun yaşadığımızda içimize atmak, saklamak, sinmek yerine hakkımızı aramayı biraz da avukat dostlarımızdan öğrendik.

Göçmen Dayanışma Ağı olarak ÇHD’nin yanındayız, çünkü…

Beyoğlu Emniyet Amirliği’nde bir polis memurunun silahından çıkan kurşunla öldürülen Festus Okey’in haklarını savunmak için vakanın olduğu günden, davanın sonuçlandığı güne kadar Festus’un haklarını savunup, suçluların cezalandırılması için mücadele ettiler. Emniyetteki kamera görüntülerini, davanın en büyük delillerinden birisi olan Festus’un kanlı gömleğini kaybeden, kimlik bilgilerini tespit edemediği bahanesiyle yıllarca davayı fiilen işlemez hale getiren mahkemenin her duruşmasında, ÇHD avukatları mahkeme heyetinin adaletsizliğine karşı Festus’un vekilliğini yapmak için oradaydılar. Başbakan Erdoğan Türkiye’de kayıt dışı çalışan Ermenistanlıları sınır dışı edebileceklerini söylediğinde, bu durumu protesto eden yine ÇHD oldu. ÇHD avukatları, adaletin vatandaşlar için bile işlemediği bu düzende kağıtsız göçmenlerin haklarını savundular.

İnşaat İşçilerinin Derneği olarak ÇHD’nin yanındayız, çünkü…

Şantiyelerde iş kazası geçirdiğimizde, işveren iş kazası raporunu tahrif ettiğinde, tazminat davası açmayalım diye bizi tehdit ettiğinde ÇHD avukatları bize cesaret verdiler. İşçi toplantılarında arkadaşlarımıza yasal haklarını öğretirken ÇHD avukatları bize yardım ettiler. İş cinayetine kurban giden arkadaşlarımızı işveren avukatlarına karşı ÇHD avukatları savundular. Bizler yasal prosedürleri anlamadığımızda onlar bize tek tek neler yapacağımızı öğrettiler. Eylemlerimizde bizi yalnız bırakmadılar.

Karadeniz İsyandadır Platformu olarak ÇHD’nin yanındayız çünkü…

Yaşam alanlarımız katledilmek istenirken, şirketlerin ve kamu görevlilerinin hukuksuzlukları karşısında yanımızda oldukları için; suyunu, vadisini, yaşam alanlarını savunan insanlar sindirilmek için yargılanırken “yaşamı savunmak yargılanamaz!” dedikleri için; Sinop Çernobil, Akkuyu Fukişima olmasın diye nükleere birlikte hayır dediğimiz için; doğa ve emek düşmanlarına karşı direnme hakkını savundukları için şimdi bizler de ÇHD’nin yanındayız. Doğaya, yaşama, savunmaya özgürlük!

Kent Hareketleri, İmece Toplumun Şehircilik Hareketi, Konut Hakkı olarak ÇHD’nin yanındayız, çünkü…

Kışın ortasında sabahın köründe yüzlerce Çevik Kuvvet eşliğinde evlerimiz hukuksuz bir şekilde başımıza yıkılırken, mahallelerimiz sanki birer boş araziymiş gibi parsel parsel sermaye sahiplerine peşkeş çekilirken, ÇHD avukatları hakkımızı savundular. TOKİ’nin ve Belediyelerin hukuk tanımaz kentsel dönüşüm uygulamalarına karşı bizi bilgilendirdiler, hukuksal mücadelemize destek oldular. Bu hukuksuzluklara direnen komşularımız tutuklandığında, ÇHD avukatları yanımızda durdular.

Plaza Eylem Platformu olarak ÇHD’nin yanındayız, çünkü…

Haksız yere işten atıldığımızda, kıdem tazminatlarımız gasp edildiğinde, kazanılmış haklarımız elimizden alınmak istendiğinde, işyerlerimizdeki sendikal faaliyetlerimizden dolayı işten çıkartıldığımızda, yöneticilerimiz tarafından mobbinge maruz bırakıldığımızda yanımızda her zaman ÇHD avukatları vardı.

Sosyal Haklar Derneği olarak ÇHD’nin yanındayız, çünkü…

En temel haklarımıza ve en temel haklarımızı savunmaya çalışırken her birimize yapılan tüm baskı ve müdahalelere karşı, ÇHD avukatları sosyal haklarımızın savunucusu oldular. Yüzlerce öğrencinin eğitim hakkının tutuklamalar yoluyla gasp edilmesini raporlaştırırken, “tutuklu öğrencileri” de Türkiye gündemine taşıdılar. İşçi hakları konusunda en kapsamlı rehberi hazırladılar. Son yıllardaki bir çok işçi direnişinde sadece mahkeme salonlarında değil sokaktaki eylemlerinde de işçilerin yanında bulundular.

Yaşam İçin Direniş olarak ÇHD’nin yanındayız, çünkü…

Derelerde köylerde yaşam için direnişlerin hukuk mücadelesini diri tutan ÇHD’li avukat arkadaşlarımız sayesinde bu güne dek yürütmeyi durdurmak, yasadışı uygulamalara karşı doğanın ve kültürlerin yok edilmesini ve talanı önlemek mümkün oldu. Doğayı, yaşamı savunanlara özgürlük!

Bizi bugüne kadar cesaret ve kararlılıkla savunan avukatlarımızı savunma sırası şimdi bizde.

Haksız yere tutuklanan ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı, ÇHD İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay, ÇHD İstanbul Şube Sekreteri Güçlü Sevimli ve ÇHD üyesi avukatlar Ebru Timtik, Barkın Timtik, Naciye Demir, Güray Dağ, Şükriye Erden, Betül Vangölü Kozağaçlı derhal serbest bırakılmalıdır.

Biz adaleti birlikte mücadele ettiğimiz avukat dostlarımızdan öğrendik, onları tutuklayanlardan değil…

Atık Kağıt İşçileri, Dışarıdaki Gazeteciler, Ev İşçileri Dayanışma Sendikası, Göçmen Dayanışma Ağı, İmece Toplumun Şehircilik Hareketi,
İnşaat İşçilerinin Derneği, Karadeniz İsyandadır Platformu, Kent Hareketleri, Konut Hakkı Koordinasyonu, Plaza Eylem Platformu, Sosyal Haklar Derneği, Yaşam için Direniş İnsiyatifi

akademikprotesto_6ocak2013

12 Ocak 2013 / Akademisyenlerin YÖK yasa taslağı ve ODTÜ özelinde akademiyi kişiliksizleştirme çabaları protestosu

“Üniversitelerdeki baskı, yıldırma, YÖK Yasa Taslağı ve son dönemde ODTÜ özelinde cereyan eden akademiyi kişiliksizleştirme çabalarına karşı” Türkiye’nin dört bir yanından çok sayıda akademisyen 12 Ocak Cumartesi günü Ankara’da bir araya gelecek. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi önünde buluşacak olan akademisyenler Kızılay’a dek yürüyüş yapacak.

SBF önünde saat 12.30’da başlayacak olan yürüyüş, Sakarya Meydanı’na gelindiğinde yapılacak basın açıklaması ile sona erecek.

Yürüyüşe çağrı metni şöyle:

“Biz aşağıda isimleri bulunan kurumlar olarak 12 Ocak 2013 tarihinde, üniversitelerdeki baskı, yıldırma, YÖK Yasa Taslağı ve son dönemde ODTÜ özelinde cereyan eden akademiyi kişiliksizleştirme çabalarına karşı merkezi bir ‘akademisyen yürüyüşü’ düzenliyoruz.

Düzenleyici kurumlar olarak 22 Aralık’ta Ankara’da gerçekleştirdiğimiz ilk toplantıda belirlenen ilkeler şu şekildedir:

Etkinliğin tümü öğrenci ve üniversite emekçilerinin katılımına açık olmakla birlikte akademisyenlerin ağırlıklı olduğu bir eylem olarak tasarlanmaktadır.

Yürüyüşümüz saat 12.30’da Siyasal Bilgiler Fakültesi önünden başlayacak ve 13.30 Sakarya Meydanı’nda sonlandırılacaktır. Alanda yapılacak konuşmaların bir saat sürmesi ve ardından akademisyenlerin halka bildiri dağıtması planlanmaktadır.

Yürüyüş düzeninin önde katılan akademisyen örgütlerinin ortak pankartı (isteyen dernekler kendi pankart, döviz ve flamalarını kullanabilir), üniversite emekçilerinin ortak pankartı ve kitle örgütleri, öğrenciler sırasıyla oluşturulmasının daha etkili olacağı düşünülmektedir.

Öğretim Üyelerinin binişleriyle (cübbe) gelmesi kamunun dikkatini artıracaktır.

Ortak bildirinin okunmasından sonra kurum sözcüleri üzerinden değil, akademiyi, üniversite emekçilerini, öğrencileri temsilen kısa konuşmaların yapılması tasarlanmaktadır.

Siz değerli dostlarımızın da düzenleyeceğimiz yürüyüşe katılmanız bizlere güç verecektir.”

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği, Akdeniz Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği, Başka Hacettepe Yok İnisiyatifi, Isparta Öğretim Üyeleri Derneği, Mülkiyeliler Birliği Derneği, ODTÜ Mezunları Derneği, ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği, Trakya Üniversite Öğretim Elemanları Derneği, Üniversite Konseyleri Derneği ve Van Üniversite Öğretim Elemanları Derneği.

benimrektorumdegil

MSGSÜ akademisyenlerinden yanıt: Benim Rektörüm Değil !

Geçtiğimiz günlerde ODTÜ yerleşkesinde meydana gelen olaylarda polisin öğrencilere ve üniversite mensuplarına uyguladığı şiddeti kınıyoruz. Üniversite içerisinde öğrenci ve öğretim üyelerinin ifade özgürlüğü ve protesto hakkı hangi siyasi görüşten olurlarsa olsunlar engellenmemelidir. Olayların akabinde medyadan takip ettiğimiz üzere söz konusu şiddete maruz kalan öğrenciler, öğretim üyeleri, üniversite çalışanları ve ODTÜ Rektörlüğü’ne yönelik açıklamaların, yetkili kişilerin üniversiteye ve öğretim üyelerine hitap ederken seçtiği öfkeli dilin, demokratikleşme sürecine herhangi bir biçimde katkıda bulunması mümkün değildir. Demokratik kültürün ve üniversitenin asli değerleri olan kamusal özgürlük haklarının önce polis tarafından ihlal, ardından siyasi iktidar düzeyinde inkar ediliyor olmasını kabul edemeyeceğimizi kamuoyunun bilgisine sunar, diğer üniversitelerin çalışanlarını da bu durum karşısında sessiz kalmamaya davet ederiz.

Görsel-4

Şiddeti mağdurlar ve tanıklar anlatıyor : siddethikayeleri.com YAYINDA !

Şiddeti mağdurlar ve tanıklar anlatıyor
Türkiye’deki şiddet olaylarının, mağdurların ve tanıkların anlatımlarıyla arşivlendiği Türkiye’den Şiddet Hikayeleri çalışması, siddethikayeleri.com adresinde yayına başladı.


Kültürlerarası Araştırmalar Derneği’nin yürüttüğü şiddet izleme – vaka yaygınlaştırma çalışması Türkiye’den Şiddet Hikayeleri, Siddethikayeleri.com adresinde yayına başladı. Çalışma kapsamında, Şiddet mağdurlarının ve şiddet olaylarına tanıklık edenlerin hikayeleri röportajlarla anlatılıyor, hikayeler aynı zamanda fotoğraf çalışmaları olarak da sunuluyor.
Şiddet olaylarının 13 farklı kategoride arşivlendiği çalışma, deneyimlerin ve tanıklıkların birinci ağızdan anlatılmasıyla istatistik haline dönüşen ve sıradanlaşan şiddet eylemlerini daha gerçek bir zemine oturtmayı, şiddet mağdurları ve tanıklar ile hak savunuculuğu yapan sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirmeyi ve veri oluşturmayı hedefliyor.

Şiddet olayları fotoğraflarla anlatılıyor
Türkiye’den Şiddet Hikayeleri çalışmasında, son yıllarda tüm dünyada sıkça kullanılan bir ses duyurma yöntemi kullanılıyor. Şiddet mağdurları ve tanıklar başlarından geçenleri, yaşadıkları olay hakkındaki düşünce ve yorumlarını yazdıkları bir karton veya kağıt parçasıyla fotoğraf çektirerek duyuruyorlar. Fotoğraflarda özetlenen olaylar, çalışmanın gönüllü muhabirlerince yapılan röportajlar yoluyla detaylandırılıyor. Tanıklığının çalışma kapsamında yayınlanmasını isteyenler ise site arayüzünü kullanarak editörlere ulaşabiliyorlar. Tanıklar kendi oluşturdukları görsellerle çalışmaya katılabildikleri gibi, editörlerle iletişime geçerek kendileriyle röportaj ve fotoğraf çekimi yapılmasını talep edebiliyorlar.
Güneydoğu’da çatışma bölgesinde yaptığı zorunlu askerliği sırasında esir düşen, sonrasında savaş karşıtı olan İbrahim Yaylalı; gözaltında kaybedilenlere tanıklık eden, kendisi de işkence gören İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Ümit Efe; Türkçe’ye çevirdiği Yumuşak Makine kitabı yüzünden yargılanan çevirmen Süha Sertabiboğlu ile çevirmen ve yayıncıların karşılaştığı baskıların tanığı Mehmet Moralı; polisin hukuksuz müdahalelerini defalarca yargıya taşıyan trans aktivist Selay Tunç; Türkiye’nin en uzun süre hapis yatan kadın siyasi mahkumlarından olan, cezaevi koşullarını anlattığı kitabı yasaklanan Nevin Berktaş; 2003’te canlı kalkan olarak gittiği Irak’ta ABD işgaline şahit olan aktivist Osman Akkuş, Hak arama mücadelesi sırasında polis şiddetinin her türlüsüyle karşılaşan, Ankara’daki Hopa protestoları yüzünden 6 buçuk ay tutuklu kalan Ozan Gündoğdu, çalışma kapsamında halihazırda tanıklıkta bulunmuş isimler arasında.
Çalışmayı yürüten Kültürlerarası Araştırmalar Derneği, sivil topluma kuruluşlarından, inisiyatiflerden, ayrımcılığa ve şiddete maruz kalan toplumsal gruplardan, şiddet mağdurları ve tanıklardan çalışmaya katılımın artırılması noktasında destek bekliyor.

video: Ben Hep Buradayım – Cumartesi Anneleri 400. Hafta


kayıt: miray.

Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’den bu yana her Cumartesi günü Galatasaray Meydanında oturma eylemleri düzenleyerek, gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.
Arjantin’de cunta yönetiminin zorla yok ettiği çocuklarını bulmak için Plaza Del Mayo meydanında toplanan annelerden esinlenen gruba katılanların sayısı zaman geçtikçe binleri bulmuştur. 13 Mart 1999’da polisin sert müdahaleleri nedeniyle oturma eylemlerine ara veren grup, 31 Ocak 2009’da yeniden biraraya gelmeye başladı.
Kasım 2012 itibariyle 400. buluşmalarını gerçekleştiren ailelerin başlıca talepleri kayıpların devlet arşivlerinde kayıtlı akıbetlerinin açıklanması, faillerin yargılanması, Türk Ceza Kanunu’nda zorla kaybetme suçunun insanlığa karşı suç kapsamında zaman aşımına uğramayacak şekilde düzenlenmesi ve Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Gözaltında Kayıplar Sözleşmesi’ni imzalamasıdır.

Okul sütleri – akıl küpleri

Anaakım medya il il “okul sütleri dağıtıldı, çocuklar çok mutlu” haberleri verirken, sütlerden zehirlenen yüzlerce çocuk hastanelerde tedavi görmeye başladı.

Yüzlerce zehirlenme vakası haberi gelen Diyarbakır valisi “Zehirlenmeler psikolojik” iddiasıyla gündemi değiştirmek için cesur bir adım attı.

Aşağıda Bağımsız Medya Merkezi Bianet’in haberi var.

Sütler Dağıtıldı, Birçok Kentte Yüzlerce Öğrenci Zehirlendi

Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara süt dağıtma kampanyasının başladığı bugün Türkiye’nin her yerinden öğrencilerin zehirlendiği haberleri geliyor. Diyarbakır, Edirne, Sivas, Kırıkale, Antalya…

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ve Sağlık Bakanlığı işbirliğiyle düzenlene Okul Sütü Programı kapsamında ilköğretim okullarına süt dağıtımı bugün başladı.

Başlar başlamaz da ilk tehlike ortaya çıktı. Diyarbakır’da Bağlar ilçesindeki Hürriyet İlköğretim Okulu’nda onlarca öğrenci zehirlendi.

Hürriyet İlköğretim Okulu’ndan bir öğretmen genel olarak semptomların birbirine benzediğini söyledi: Mide bulantısı, kusma, baygınlık. “Biz de baygınlık geçiren olması üzerine hastaneye geldik.”

Öğretmen sütlerin okula pazartesi getirildiğini ve normalde okulda 4-5 gün muhafaza edilmesi gerektiğini belirtti.

“Bütün okullar için bu böyle. Soğuk hava depoları, buzdolapları olmadığı için bir odada muhafaza ettik. Bütün okullar böyle yapmıştı. O süreçte de bir bozulma yaşanmış olabilir ama biz sütlerin tarihlerini kontrol ettiğimizde tarihi geçen süt yoktu ama kısa ömürlü gözüküyordu. Son kullanma tarihleri altıncı, yedinci ay gibi görünüyordu. Son kullanma tarihlerine çok az kalmış sütlerdi. Bununla ilgili bir sıkıntı olabilir, diye düşünüyoruz.”

Şu anda Hürriyet İlköğretim okulunun öğrencilerinin tedavileri beş hastanede yapılıyor. Çocuk Hastanesi’nde 56, Özel Bağlar Hastanesi’nde 25, Kadın Doğum Hastanesi’nde 67, Sultan Hastanesi’nde 13 öğrenci bulunuyor. Bir hastanede daha çocukların tedavileri ayakta yapılıyor.

Sultan Hastanesi’ne yine Bağlar ilçesindeki iki okuldan Çelebi Eser okulundan ve Arif Eminoğlu okulundan da çocuklar getirildi, Özel Bağlar Hastanesi’nde farklı okullarda okuyan 70’den fazla çocuğun tedavi gördüğü bilgisi verildi.

Çelebi Eser okulunda da zehirlenen öğrenciler için dört ambülansın geldiği, öğrenci sayısının çok olduğu bildirildi.

Diyarbakır’da Bağlar dışındaki ilçelerden de öğrenci zehirlenmeleri olduğu okulların öğrencileri için hastanelere başvurmasıyla netleşiyor. Şu ana kadar Vali Ünal Erkan, Şehit Albay Güner Ekinci, Yediyüzüncü Yıl, Piri Reis, Yunus Emre ve Mehmet İçkale ilköğretim okullarından da öğrenciler hastanelere getirildi.

Sivas, Edirne, Kırıkkale, Antalya

Bir başka okulda zehirlenme vakasının haberi de Sivas’tan geldi. Muzaffer Sarı Sözen İlköğretim okulunun ismini vermeyen müdür yardımcısı devletin valiliği olduğunu söyleyerek bilgi vermekten kaçındı. Öğrencilerin durumunu sorduğumuzda doktor olmadığını bilgi veremeyeceğini söyledi. “Bana göre hiçbir şey yok veya bazılarının midesi ağrıyor işte.” Öğrencilerin hastanede mi okulda mı olduğu sorusuna ise “Hastaneye giden de var bahçede oynayan da” diye cevap verdi

Sivas’ta 75. Yıl ilköğretim okulunun öğrencileri de zehirlendi. Öğrenciler Üniversite ve Sigorta hastanelerine kaldırıldı. Okuldaki sütlerin üzerinde üretim ve son kullanma tarihlerinin bulunmadığı bildirildi.

Edirne, Antalya ve Kırıkkale’de de zehirlenen öğrenciler hastanelerde tedavi görüyor. (YY)

Diyarbakır – BİA Haber Merkezi

02 Mayıs 2012, Çarşamba

Yüce YÖNEY